“Kalbinde nedenini anlayamadığı ağır bir yük vardı. Nişabur’daki evinde yastıklara uzanıp güzel bir kızın ikram ettiği şarabı yudumlayarak şiirler yazıp, dünyayla alay eden Ömer Hayyam’ı hatırladı. O bu şekilde kendini her şeyden azade kılmayı başarıyor gibiydi. Sükûnet onun için mutlulukla eş değerdi. O an Ömer’i kıskandığını hissetti.
“Evet, üçümüz arasında en doğru yolu seçen o.”
“Kaptana eğer rotayı değiştirip beni Suriye’ye ait bir limana çıkartırsa bütün altınları ona vereceğimi söyledim. Fırtına yüzünden sürüklendiğimiz bahanesini kullanarak bunu rahatlıkla yapabilirdi. Altın onu cezbetmişti gerçekten de. Fırtına da; giderek şiddetleniyordu. Çoğu Frenk olan yolcular da giderek umutsuzluğa kapılmaya başlamışlardı. Ruhlarını Tanrı’ya emanet ettiklerini söyleyerek yüksek sesle dua ediyorlardı. Diğer taraftan bense yaptığım anlaşmanın verdiği rahatlıkla bir köşeye çekilip huzur içinde kuru incir yiyordum. Metanetim herkesi hayrete düşürmüştü. Birazdan dönüp bambaşka bir istikamete doğru yola koyulacağımızı bilmiyorlardı. Bana sordukları sorulara cevaben Allah’ın bana Suriye sahillerine yöneleceğimizi ve orada başımıza en ufak bir kötülük gelmeyeceğini bildirdiğini söyledim. Bu ‘kehanet’ gerçekleşince de bir gecede herkes tarafından bir peygamber olarak görülmeye başlandım. Hepsi kendilerini müridim olarak kabul etmem için bana yalvarmaya başlamıştı. Bu beklenmedik başarımdan ilk anda biraz ürkmüştüm. İnancın olağanüstü gücünü görmüştüm. Artık imanın nasıl güçlendirileceği hususunda bilgi sahibi sayılırdım.”
„Duygularımızla kavrayabileceklerimizin ötesinde ne var zaten? Tek gerçek, demin de söylediğim gibi zevk almaktır. Bu yüzden de insanın tutkularının peşinden koşması en akıllıca tutumdur. En büyük talihsizlikler bile içgüdülerimizin bizi sürüklemesine mani olamaz.“