“Neresi ciddi, neresi alay anlaşılmıyor ki,” diye şikâyet etti albay. “Oğlum sen, bu her şeyi birbirine karıştırmanla, hiç bir zaman gereken alâkayı göremeyeceksin.”
“Görmek istemiyorum albayım,” diye elini başına vurdu Hikmet. “Bilge’ye de bunu yapıyorum: Her şey, anlaşılmaz bir karmaşıklığa bürünüyor.” Bazen ben bile hangi durumda olduğumu unutuyorum.” Durdu, “Kendimi bir şey sanıyorum onun yanında. Onun benden önce bir şeyler yaşamış olmasına dayanamıyorum. Şimdi de benim dışımda bir şey düşünmesine, hissetmesine katlanamıyorum.”
Hüsamettin Bey, “İngilizler de nereden çıktı?” diye sordu. “İngilizler her yerden çıkarlar albayım, her yerde bulunurlar. Olayların dengesini sağlamak için muhakkak bulunurlar.
Ve kendi çirkinliğime yüzümü buruşturarak uyandım. Her fırsatta, küçük bir zayıflık sezdi mi mesele çıkaran, sonra üzerine yürününce de kendine acındırmak için sahte duyarlıklara başvuran zavallı ‘ben’i gördüm. Kendime acındırmayı bir sanat haline getirmeğe çalıştığımı anladım.”