Adlanan şey masumluğunu kaybeder. Dil, bir bakıma masumlukları ortadan kaldırır. Dil araçsızlığı kaldırır ve insanı sorumlulukları ile karşı karşıya koyar.
Madem, edebiyat sözle bardağı değiştiremiyor, yapacak bir işi kalıyor: o da, sözcüklerle bardağı kopya etmeye çalışmak, gerçekçi ressamın renkleri kopya ettiği gibi. Bu da ne olacak; bardağın bendeki türlü izlenimlerini anlatmak. Böylece, konuşmak, işin ve gerçeğin kıyısında, gerçeği değiştirmeden yansıtan bir anlamlar dünyası kurmak olmuyor mu? Edebiyat da, tıpkı bilinç gibi bir gölge-olay sayılmış oluyor.
Bizim memleketimiz gibi her düşüncenin bir din, her başa gelenin bir peygamber kılığına büründüğü, ister istemez putlaştığı yerlerde Sartre, sağ aydınların da, sol aydınların da hoşuna gitmeyebilir. Daha doğrusu, bir söylediği sağların, bir söylediği solların hoşuna gidebilir. Ama, Sartre'ın değeri şu ya da bu politikayı desteklemesinde değil, bütün politikaların, dinlerin, dogmaların üstünde bir düşünce tutarlılığına, bir kafa özgürlüğüne, bir insan sorumluluğuna, bir bilim çağdaşlığına varmasıdır.
Zihnin anlama kapasitesi azaldıkça, algı kapasitesi artar, dolayısıyla hayal etme kapasitesi de o oranda çoğalır. Buna karşılık, anlama kapasitesi arttıkça, hayal etme kapasitesi de o oranla azalır.