İnsan gerçekle yalan arası o incecik çizgide gezinirken, bir tıkırtı ya da ince bir ağlayışla, gerçeklerden tamamen kopup uzaklara gidebilir. O uzaklar ki, hep aynı yerde, aynı biçimde duran insanı, rüyalara taşıyan yolun adıdır. O yolda hep vehimler, yakıştırmalar, yanılsamalar en güzel halleriyle yaşanır. Gerçeklikte büründükleri rahatsız edici, kırıcı, yıpratıcı anlamlardan uzak olarak. O uzaklara gitmeden yaşamış insan, bence yaşamış sayılmalıdır.
Sokak lambasının zayıf ve bulanık ışığında, yağan kara bakarak kendimi unutamadığımı düşünüyordum. Kaçamıyordu insan hayattan. Hiçbir biçimde kaçamıyordu. Mekânlar, eşyalar, şehirler, sokaklar değişiyor ve insan kendinden, hayattan kaçamıyordu. Ya da ben yapamıyordum.
Bütün varlığımı seslere verdikçe, kendimi unuturdum. Sesler olurdum hep. Ellerim olmazdı artık. Küçük balkonumda oturup sigara içerdim durmadan. Bir mendil yırtılırdı eski, İpek bir mendil uzaklarda; bir kadının içi kan ağlardı. Ayyaşın biri şarap şişesini düşürürdü elinden. Şişenin tuzla buz oluş sesini, kan kırmızı şarabın geçenin içinde yere yayılma sesini duyardım. Bir inleyiş uzanırdı balkonuma, sıcak yaz gecesinin buğusuna karışarak. Bir şehir böyle yaşardı mutsuz ve inleyerek.