Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Yaşam yolunun ortasında karanlık bir ormanda buldum kendimi, çünkü doğru yol yitmişti. Ah, içimdeki korkuyu tazeleyen,balta girmemiş o sarp, güçlü ormanı anlatabilmek ne zor! Öyle acı verdi ki, ölüm acısı sanki; ama ben, orada bulduğum iyilikten söz edeceğim, gördüğüm başka şeyleri söyleyeceğim.
Reklam
"Adamlarımı heba etmekten eskiden beri hazzetmem. Şimdiye dek hiç savaş kaybetmedim, bundan sonra kaybetmek için de bir sebep görmüyorum." "Tek bir savaşı kaybetmek şerefinize halel getirmez, beyim. Teslim olmak şerefli mi?" "Bu ihanet konusunda hepiniz hemfikir misiniz?" "Beyim, lütfen bağışlayın, insanların askeri bir konudaki görüşlerini sordum sadece. Ortada ihanet ya da komplo yok." "Haince fikirleri dinlemişsin ama." "Bağışlayın lütfen ama başkomutanınız olarak aynı fikirdeysem o zaman söylenenler ihanet olmaktan çıkar ve yasal devlet politikası haline gelir." "Kararları derebeyine bırakmamak ihanettir." "Beyim, bir efendinin iktidardan indirilmesinin pek çok emsali var. Siz de yaptınız bunu, Goroda da, Taiko da. Hepimiz hem bunu hem daha beterini yaptık. Muzaffer kişi hıyanet etmemiştir."
Yola devam etti. Büyük tehlike içinde olduğunu biliyordu. İhanet de korku da bulaşıcıydı ve görüldükleri anda başlarının acımasızca ezilmesi gerekirdi. Bunu yapsanız bile o ikisini tamamen ortadan kaldırdığınızdan emin olamazdınız. İçinde bulunduğu mücadele çocuk oyunu değildi. Güçsüzlerin güçlülere yem, güçlülerin de en güçlülere piyon olması gerekirdi. Sudara çıkıp da unvanını açıkça talep edecek olursa Toranaga'nın bunu engelleyecek gücü yoktu. Zataki cevap verene dek beklemek zorundaydı. Toranaga kapısını kapatıp sürgüledi ve pencerelerden birine gitti. Aşağıda generalleriyle danışmanlarının kule duvarlarının dışındaki evlerine doğru sessizce uzaklaştıklarını görebiliyordu. Kale duvarlarının dışında şehir neredeyse zifiri karanlıktı. Gökteki ay donuk ve pusluydu. Karamsar, karanlık bir geceydi. Toranaga'ya öyle geldi ki göklerde kıyamet kol geziyordu.
Mariko gecelik kimono, onun üstüne de mavi bir manto kimono giymişti, gevşek örgülü saçları beline iniyordu. Ağaçların arasından seçilebilen uzak bahçe kapısına baktı. “İçki konusunda çok akıllıca davrandınız Anjin-san. Yosinaka’yı o konuda uyarmayı unuttuğum için öfkeden az daha kendimi çimdikleyecektim. Büyük bir kurnazlıkla adamın iki kere içmesini sağladınız. Ülkelerinizde zehir çok mu kullanılır?” “Bazen. Kimileri kullanır. Pis bir yöntem.” “Evet ama çok etkili. Burada da kullanılır.” “Kimseye güvenememek ne kadar korkunç, değil mi?” “Ah, çok özür dilerim ama hayır, Anjin-san,” diye cevapladı Mariko. “Hayatın en önemli kurallarından biri sadece. Ne daha fazlası ne de daha azı.”
Yokose gecesinde, havada tatlı bir serinlik varken, Kiku-san’ın sesi ve müziği hem zihinlerini hem yüreklerini ele geçirirken Toranaga aklının başını alıp gitmesine müsaade etti. Gyoko’nun yüzüne yayılan gurur dolu ışıltıyı hatırladı ve insanların hayret verici saflığına bir kez daha şaştı kaldı. En kurnaz, en akıllı insanların bile genellikle sadece görmek istediklerini görmesi, en ince örtülerin altına bakmaya bile zahmet etmemesi ne kadar da tuhaftı. Bazen de gerçekleri görmezden geliyor, sadece görünüşte böyle deyip bir tarafa itiyorlardı. Ondan sonra da bütün dünyaları paramparça olduğunda, dizlerinin üstüne çöküp kendi karınlarını yarmak ya da gırtlaklarını kesmek zorunda kaldıklarında veya toplum dışında kalıp buz gibi bir dünyaya itildiklerinde saçlarını yoluyor, üstlerini başlarını yırtıyor ve karmalarına hayıflanıyor, kami’yi, kötü talihlerini, efendilerini, kocalarını, uyruklarını, kimbilir daha neleri ve kimleri suçluyor ama suçu asla kendilerinde aramıyorlardı. Ne kadar da acayipti.
Reklam