Harputlu

Bin yıllık Türk târihî, beşeriyete huzurlu bir nefes aldırma esâsına dayanan İslâmî prensiplere sıkı sıkı sarılmış ve bu hazır nizarınâmeden, hem kendi hem de hâkim devlet olarak idaresine almış olduğu kavimleri faydalandırarak, prensiplerini amel hâline getirmiş, böylece de bahtiyar olmuş, çevresini de bahtiyar eylemiştir. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 101.
Sayfa 101 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Şöyle ki, İttihat ve Terakkî iktidâra gelir gelmez vahşî ve gaddar bir diktatörlük kurmuş, onbinlerce mâsum vatandaşı ya kurşuna dizdirmiş, ya astırmış veya arkasından kurşunlatmıştı. Meselâ biz çocuklar Beyazıt'tan geçerek bir yere gidecek olsak, daha evvel bir uşak gönderilir ve Meydan'da asılmış kimse olup olmadığı tahkik edildikten sonra evden çıkabilirdik. Yıllar yılı bu, hep buydu. Halbuki İstanbul halkı II. Sultan Abdülhamid devrinde bir defa olsun Beyazıt Meydanı'na îdam sehpâsı kurulduğunu görmemiş ol-duğundan, böyle tiksinti verici manzaraya alışık değildi. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 93.
Sayfa 93 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Ne tuhaf.. Eskiden insanlar, yalnız beşerî kederler ve sevinçler için gülüp ağlamazlardı. O devirlerde rûhânî bir zevk yüzünden göz yaşı dökmesini bilen kimseyi, bir ney sesi, bir şiir, bir semâ', bir zikir de coşturur ağlatırdı. Ama bu göz yaşında, gülmenin zevkinden daha üstün bir haz, bir sürur ve bir şevk vardı. Rûhânî bir zevk yüzünden göz yaşı dökmek alışkanlığını kazanmış kimseler için beşerî ıztıraplar âdetâ küçülür, hızını kaybeder, hatta bir nevî ayıp sırasına girerdi. Onun için de eski insanlar daha sabırlı raha metin daha temkinli ve daha muvâzeneli idiler. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 82.
Sayfa 82 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Çok sonradan öğrendim ki, insan tabiatinin ifnâ edilmez bir ihtiyacı olan dervişlik, dünyânın her devrinde türlü isim ve şekillerde görünmüştü. Hindistan'da, Mısır'da, Yunanistan'da. Dinlerin özü ve cevheri demek olan tasavvuf, daha ileri basamaklarına ise Mûsevîlik'te ve Îsevîlik'te çıktıktan sonra, kemâlli ve nihâî ifadesini İslâmiyet'te bulmuştu. Zîra kütlelere vahdet inanışını getiren tasavvuf, Kur'ân'ın mânâsından doğmuş bir ölçü, bir nizam ve cemiyetlere ışık tutan bir rehberdi. Bir takım yalınkat bilgi sahipleri ise, İslâm tasavvufunu ucuz ve peşin bir hükümle, Yunan ve Hint tasavvufunun mahsul ve meyvesi kabul etmiş bulunuyorlardı. Ama İslâm dîni, nasıl geçmiş bütün dinleri içine almış ve kemâlini bulup abideleşmiş ise, İslâm tasavvufu da geçmiş devirlerin tamâmen dışına bırakılamamakla beraber, asla bu iptidâî çıkışlara mâl edilemezdi. Öyle ki bütün o eski çığırın idrak seviyesi insan ve yaratılış sırlarını beyan ederken, İslâm tasavvufu aynı sırları ayân ediyordu. Fakat şunu göz önünde bulundurmak bir zarûrettir ki, eğer bir Mısır, bir Hint ve bir Yunan tasavvufu olmasaydı da beşerî bir fikir mahsûlü olmayıp saf ve ilâhî vahiyler silsilesi olan Kur'ân yeryüzüne geldikten sonra, nasıl olsa tasavvuf, gene onun bağrından fışkıracaktı. Nasıl ki indifâa başlayan yanardağların lavlarını tıkayacak bir el ayası mevcut değilse, ruhlar zemîninden yükselen bu ihtiyacın karşısına duracak bir kuvvet de olamazdı. İslâm tasavvufu, kendinden evvelki mistik cereyanlara kıyaslanınca insan tabiati üstündeki verimlerinin son derece bereketli semerelerle dolu olduğu görülür. Öyle ki dervişler arasından çıkan cesur, dinamik ve idealist kimseler, Türk târihinin hemen her devrinde gerek fikir, gerek aksiyon yolu ile cemiyete öncülük etmişler, yol göstermiş, kirlerinden
Sayfa 77 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
93 Harbi'nin patronu diyebileceğimiz Rus generali Çernayefin şu îtirafları, bu gün kendi seciye ve millî bünyelerini tanımayan nesillere ne hazin, fakat ne uyarıcı bir îkaz tokmağıdır. General, Rus çarına gönderdiği bir mektupta Türkler'den arta kalan üstün vasıflara işaret ederek şöyle der: "Sırbistan'da ordular teşkil etmek mümkün. Bu imkândan ben de bol bol faydalanmaktayım. Fakat askerlerimi paniğe düşüren bir sebep var: Türkler'in yaşayan hâtıraları. Üç-dört yüz sene evvel, her kudreti ve her milleti yenen Türkler, bu gün de o silinmez hâtıraları yüzünden her teşebbüsü sarsıyorlar, ölümü hiçe sayanlar bile bu hâtıralardan korkuyorlar. Demek ki yalnız Türkler'i değil, onların târihini de yenmek gerek. Bu sûretle ben, Türkler'in sayısız milletleri idâre edebilmelerindeki sırrı anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyorlar. Fakat kazandıkları zaferi ruhlarda ve nesillerde yaşatmasını biliyorlar. Bu yüzden de, Balkanlar'da çıkarılacak bir ihtilâl değil, bir kaç ihtilâl dahi Türk'ün iliklere işlemiş gizli hâkimiyetini yıkmaya kâfi gelmeyecek. Onlarda yalnız sonsuz bir cesâret değil, şaşırtıcı bir sihirbaz zekâsı da var. Böyle olmasa Avrupa'nın yarısını hâkimiyetleri altına almaları zâten başka türlü mümkün olmazdı." | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 64.
Sayfa 64 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu