Çok sonradan öğrendim ki, insan tabiatinin ifnâ edilmez bir ihtiyacı olan dervişlik, dünyânın her devrinde türlü isim ve şekillerde görünmüştü. Hindistan'da, Mısır'da, Yunanistan'da.
Dinlerin özü ve cevheri demek olan tasavvuf, daha ileri basamaklarına ise Mûsevîlik'te ve Îsevîlik'te çıktıktan sonra, kemâlli ve nihâî ifadesini İslâmiyet'te bulmuştu. Zîra kütlelere vahdet inanışını getiren tasavvuf, Kur'ân'ın mânâsından doğmuş bir ölçü, bir nizam ve cemiyetlere ışık tutan bir rehberdi.
Bir takım yalınkat bilgi sahipleri ise, İslâm tasavvufunu ucuz ve peşin bir hükümle, Yunan ve Hint tasavvufunun mahsul ve meyvesi kabul etmiş bulunuyorlardı.
Ama İslâm dîni, nasıl geçmiş bütün dinleri içine almış ve kemâlini bulup abideleşmiş ise, İslâm tasavvufu da geçmiş devirlerin tamâmen dışına bırakılamamakla beraber, asla bu iptidâî çıkışlara mâl edilemezdi. Öyle ki bütün o eski çığırın idrak seviyesi insan ve yaratılış sırlarını beyan ederken, İslâm tasavvufu aynı sırları ayân ediyordu.
Fakat şunu göz önünde bulundurmak bir zarûrettir ki, eğer bir Mısır, bir Hint ve bir Yunan tasavvufu olmasaydı da beşerî bir fikir mahsûlü olmayıp saf ve ilâhî vahiyler silsilesi olan Kur'ân yeryüzüne geldikten sonra, nasıl olsa tasavvuf, gene onun bağrından fışkıracaktı. Nasıl ki indifâa başlayan yanardağların lavlarını tıkayacak bir el ayası mevcut değilse, ruhlar zemîninden yükselen bu ihtiyacın karşısına duracak bir kuvvet de olamazdı.
İslâm tasavvufu, kendinden evvelki mistik cereyanlara kıyaslanınca insan tabiati üstündeki verimlerinin son derece bereketli semerelerle dolu olduğu görülür. Öyle ki dervişler arasından çıkan cesur, dinamik ve idealist kimseler, Türk târihinin hemen her devrinde gerek fikir, gerek aksiyon yolu ile cemiyete öncülük etmişler, yol göstermiş, kirlerinden