Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükseliş devirlerinde birbirlerine sırt vermiş, birbirlerini destekleyip tamamlamış üç mühim müessese vardı: Ordu, Medrese, Tekke. Millî ve müşterek bir hedefe el birliği ile hizmet eden bu üç müesseyi yıkmak, dolayısı ile devleti yıkmak demek olduğunu bilen düşmanlarımız, birer otorite olan bu millî sembollerin aralarını açmakta, elhak büyük mahâret ve muvaffakıyet gösterdiler. Önce kaşlar çatıldı, sonra mücadele ve kavga başladı.
Askerî esaslara dayanan Osmanlı Devleti'nde ordu, fütûhat, istîlâ ve memleket müdafaası demek olduğu kadar, idâre de demekti. Bir Ordu-Devlet olan İmparatorluk'ta timarlar, zeâmetler, haslar, muhârebelerde yararlık gösteren ehil kimselere verilir, onlar da, bir sefer açıldıkta, timarlı sipâhi denen bir sınıf asker ilė yeniçeri ocağını takviye ederlerdi.
Zeâmet ve timar sahiplerinin, atı, silâhı ve her türlü teçhîzâtı ile masrafları da, beylerbeyi veya sancak beyi olan toprak sahiplerine ait olmak üzere, hazîneye yük olmadan, orduya asker vermeye mecbur oluşları, toprak rejiminin hukuk ve adâlet örneklerinden biri idi. Duraklama ve gerileme devirlerine kadar da bu tímarlı sipahi müessesesi, İmparatorluğun ana kuvvetlerinden biri olmakta devam eyledi.
Ama toprak rejimi demek, sâdece devlete yük olmadan ordu yekûnunu kuvvetlendiren bir müessese demek değildi. Kānûnî Sultan Süleyman devrine kadar nizam ve disiplini kıl kadar aksamadan, kollarını memleketin dört köşesine saran bu medeniyet şebekesi, askerî, idârî, iktisâdî, içtimâî ve kültürel sâhalara da hayat unsuru dağıtan bir çarktı.
Medreseye ise, içine taassup bakterileri girip, hasta düşerek kemikleşinceye kadar, dünyaya parmak ısırtan bir ilim ve irfan ocağı demek câizdi.
Tekkeye gelince, devletin kuruluşundan bu yana, millî bünye içinde, onun kadar