Harputlu

Dördüncü senesini idrak etmiş olan Meşrûtiyet iktidârı, bu kısa ömrü içinde, işte alnına iki kanlı damga yemiş bulunuyordu. 1911 de Trablus'u elden aldırmış, nihâyet 1912 de de koca bir Rumeli, dünya târihine bir vahşet ve zulüm örneği veren Balkan hıristiyanlığı tarafından kan pıhtısına dönmüş bir ceset hâlinde yâd ellere geçmekte bulunuyordu. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 57.
Sayfa 57 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
“İyi politikacı, yalnız doktrini olan değil, metodu ve pratiği de olandı.” | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 55.
Sayfa 55 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Evet düşmanlarımızın hepsi kendi çıkarlarını biliyorlardı. Ama Türk geçinen ve hele kendilerini vatan kurtarıcısı zanneden İttihatçılar'ın memleket realitelerinden haberleri yoktu. Yahudi menfaatlerinin kısmen şuurlu, kısmen de gafil birer âleti olan İttihatçılar, gerçekten de zavallı kimselerdi. İçine düştükleri masonik tuzağın taktiği, karakterleri zekâlarından daha zayıf olan kimseleri iktidar mevkiine getirerek dizginleri elde tutma hünerini, çok eski ve târihî tecrübesinden alıyordu. Nitekim yeni iktidarı da aynı taktikle avucu içinde tutan bu Tevratçılar kadrosu, târihî ve millî îmânımızla aramıza girerek, binlerce yıllık iki dostu birbirine yabancı, hattâ düşman etmeye muvaffak olmuştu. Böylece de kütlelerin vicdan ve ahlâkı üstünde tâmiri kābil olmayan yaraların açılma devri başlamış bulunuyorsa, buna şaşmamak lâzımdı. Şimdi devir, devletin devletsizlikle yer değiştirdiği, târihî ve an'anevî değerlerini elden aldırdığı öyle bir gaflet ve şaşkınlık devri idi ki, aklı başında olanlar bu girdâba ayak atmaktan, herhangi bir ikaz ve müdâhelede bulunmaktan korkuyor, böyle bir cesaret gösterecek olsalar, iktidar mensuplarının hışmına uğrayıp, iyi niyetlerini canları ile ödeyeceklerini biliyorlardı. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 54.
Sayfa 54 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Osmanlı Devleti'nin kuruluş ve yükseliş devirlerinde birbirlerine sırt vermiş, birbirlerini destekleyip tamamlamış üç mühim müessese vardı: Ordu, Medrese, Tekke. Millî ve müşterek bir hedefe el birliği ile hizmet eden bu üç müesseyi yıkmak, dolayısı ile devleti yıkmak demek olduğunu bilen düşmanlarımız, birer otorite olan bu millî sembollerin aralarını açmakta, elhak büyük mahâret ve muvaffakıyet gösterdiler. Önce kaşlar çatıldı, sonra mücadele ve kavga başladı. Askerî esaslara dayanan Osmanlı Devleti'nde ordu, fütûhat, istîlâ ve memleket müdafaası demek olduğu kadar, idâre de demekti. Bir Ordu-Devlet olan İmparatorluk'ta timarlar, zeâmetler, haslar, muhârebelerde yararlık gösteren ehil kimselere verilir, onlar da, bir sefer açıldıkta, timarlı sipâhi denen bir sınıf asker ilė yeniçeri ocağını takviye ederlerdi. Zeâmet ve timar sahiplerinin, atı, silâhı ve her türlü teçhîzâtı ile masrafları da, beylerbeyi veya sancak beyi olan toprak sahiplerine ait olmak üzere, hazîneye yük olmadan, orduya asker vermeye mecbur oluşları, toprak rejiminin hukuk ve adâlet örneklerinden biri idi. Duraklama ve gerileme devirlerine kadar da bu tímarlı sipahi müessesesi, İmparatorluğun ana kuvvetlerinden biri olmakta devam eyledi. Ama toprak rejimi demek, sâdece devlete yük olmadan ordu yekûnunu kuvvetlendiren bir müessese demek değildi. Kānûnî Sultan Süleyman devrine kadar nizam ve disiplini kıl kadar aksamadan, kollarını memleketin dört köşesine saran bu medeniyet şebekesi, askerî, idârî, iktisâdî, içtimâî ve kültürel sâhalara da hayat unsuru dağıtan bir çarktı. Medreseye ise, içine taassup bakterileri girip, hasta düşerek kemikleşinceye kadar, dünyaya parmak ısırtan bir ilim ve irfan ocağı demek câizdi. Tekkeye gelince, devletin kuruluşundan bu yana, millî bünye içinde, onun kadar
Sayfa 52 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Ne tuhaf ki, Tanzîmat'tan bu yana, devlet adamı geçinen her politikacı, suçu rejimde görmek hatâsına düşmekte idi. Halbuki dâvâ rejimde değil, insandaydı. Öyle ki fazîlet, ferâgat, bilgi ve îman anlayışı ile silâhlanmamış olarak devlet dümeninin başına geçen mes'ûliyetsizler kalabalığı, en mükemmel rejimleri dahi en iptidâî rejimlerden daha zararlı hâle sokabilirlerdi. Zîra mühim olan, devlet kalıplarının ihtiva ettiği esaslardan evvel, onu tatbik edecek kafanın kusursuz olması idi. Yoksa, insanı insan olmayan idarelerde te-mel kāideler, hukuk ve idârî prensipler ne kadar sağ-lam olursa olsun, halkın bîzar ve huzursuz olmaması kābil değildi. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 51.
Sayfa 51 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu