… … … "selâmlık odaları" birer san'at ve fikir akademisine benzemekle beraber, artık memlekette şiiri ile mûsikîsi, mîmârîsi ile gerçek bir Türk san'atı kalmış mıydı? Döğüşen bir orduya karşı, nutukla, nasîhatla karşı gidilemeyeceği gibi, dümenini, düzenini, kaptanını kaybeden san'at gemisine de sâhilden bağırıp yol göstermek muhaldi. Onun için de büyük ve dâhî evlâdını bekleyen Türk san'atı, şiirde, mûsikîde, mîmârîde, yazı, çini, pirinç oyma, işleme ve Türk'e has bütün millî san'at kollarında ne yazık ki artık figüranlarla dolup taşmış bulunuyordu. Medeniyet bir bütün olduğuna göre, o medeniyeti, kadını ile erkeği ile genci ve ihtiyarı ile cemiyetin birleşik ve tılsımlı hayal ve madde gücü olarak aksettirmiş bulunan san'at da, bir zamanlar, memleketi kol kol sarmıştı. Kütlelerin birikmiş ve demlenmiş heyecanlarının zembereğini harekete geçiren bu büyülü kuvvet, cemiyetin rûhunu ve mânevî nizâmını maddeye aksettiren bir aynadan başka neydi?
Ama bünye fesâdına uğramış medeniyetlerde, san'atın da can çekişmesinden başka ne beklenirdi? Güzelliğini kaybetmiş bir toplumun artık güzelliği görmek ne haddiydi, ne de hakkı. Artık dünya, çirkinlikte güzellik arayanlar devrini yaşamaya başlamıştı. Ne yazık ki biz, bu yolda süratle ilerlemiş bulunuyorduk.
Şu halde san'at yeni fakat gerçek bir terkîbe varabilmek için, içtimâî, iktisâdî, siyâsî ve vicdânî bütün müesseseleri ile yekpâre âhengini bulunca, işte ancak o zaman, bu kuru gürültüden ibaret olan figüran kalabalığı da rollerini tamamlayıp ortadan çekilebilirdi. Şu halde gerçek san'atkârın kafile kāfile Türk zevkinin çatısı altına adım atması da ancak o zaman beklense revâ idi.
| Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 47.