“Doğurmak annelik sıfatını kazandırmak için yeterli sayılamazdı. Köylü kadınlar modaya aykırı bebelerini yanlarından ayırmıyorlardı ve onları büyütüyorlardı. Altmışlık nineler ise yirmilik kızmışçasına giyinip dolanıyorlardı.”
“Onları öğüten değirmen, genci yaşlandıran değirmendi. Çocukların yüzleri yıpranmış, sesleri ciddiydi. Yılların karıştırdığı yüzlerde, kazdığı oyuklarda bir şey tek okunuyordu: AÇLIK. Her yerde güçlüydü açlık. Yüksek binalardan atılan açlık, çamaşır iplerinde asılı paçavralara takılıp kalmıştı. Bunlara samanla, kumaş parçalarıyla, kâğıtla, tahtayla yamanmıştı. Adamın kestiği her çıra yığınında vardı. Açlık tütmeyen bacalara tünemiş, içeri bakıyordu. Fırıncının raflarında açlık yazıyordu. Sucukçuda, ölü köpek etinden yapılıp da satışa sunulan her şeyde yazılıydı.
“Ölümü alnıma aldım,” dedi Memed, yüzü kırışarak, büyük bir acıyla gerilerek. “Ölümü alnıma aldım! Şurada tam yüreğimin ortasında bir yangın var. Oyuyorlar gibi yüreğimi. Gitmeliyim. Dayanamam gayri. Yarın şafaktan sonra kalkıp yollara düşeceğim.”
“Görmüyor musun alametler dolu etrafımız.” diyor. Alametler ve tesadüfî olmayan tesadüfler. Tevafuk kelimesi başka tesadüf başka. Mühim bir fark var arada. Tevafukta gelişigüzel gibi duran parçalar aslında bir bütünün tamamlayıcısıdır. Açık bir kitap kabul edeceksin şu koskoca kâinatı. Okurunu bekleyen bir kitap gibi. Her gününü ayrı ayrı okumak lazım. Ne geçmişe ne geleceğe odaklanacaksın. Aslolan şu andır. Sayfa sayfa gideceksin.