Benim, arkadaşlarımın birçoğundan daha politik olduğumu söylemek muhtemelen doğru olur. Baskıcı güçlerin, ellerindeki kudretin çoğunu bu gücü gizlice kullanma yeteneklerinden aldığına inanmıştım her zaman, hâlâ da buna inanıyorum.
Özgürlükle ilgili 60'ların o psikoloji diline merak sarmamıştık -hippilerin insanı dehşete düşürecek kadar apolitik olduğunu düşünen ebeveynim de öyle- ve bizim yapmak istediğimiz şey istismarcı gücü protesto etmek filan değil, düpedüz onu yerinden indirmekti.
Günün birinde bilgisayarların dünyayı değiştireceğini biliyorduk, değiştirdiler de. Eski kafalılar alay etmek için taktıkları isimlerle ve medyalarıyla, gizli "ulusal çıkar" ve vatanseverlik anlayışlarıyla, ihanet suçlamalarıyla üzerimize geleceklerdi ama biz, dünyanın onların bildiklerinden çok daha modern olduğunun hep farkındaydık. Kahire bekliyordu. Tunus bekliyordu. Hepimiz teknolojimizin, özgürlüğün git gide artan bir evrenselliğe olanak vereceği günün gelmesini bekliyorduk. Gelecekte, iktidar bir tüfeğin namlusundan değil, iletişimden doğacaktı ve insanlar küçük ve güçlü bir zümrenin onayıyla değil, büyük bir siyasal potansiyele sahip olan bir sosyal ağın içinde kaybolup gidebilmeleriyle kendilerini tanımlayacaklardı.
On altı yaşındaki ben buydum işte. Kendimi bilgisayarıma teslim ediyordum.
Daha sonraları, benlik ya da benim benliğim sorunu, basının birçok kesiminin saplantısı haline gelecekti. Burnu büyük veya çılgın mıydım; ya da pervasız ve manipülatif? Yoksa alıngan veya fazla hassas yahut zorba mıydım? Fakat onlar sadece kendi kafalarındaki benlik hakkında konuşuyorlardı. Bu onların hayal ürünlerinin bir parçasıydı. Ben, baskı altında işimi yapmaya çalışıyordum ve kendimin pek farkında değildim bile, onların anladığı anlamda kendimin. Bugünlerde insanlar benlik oyununa bayılıyorlar. Her şeyi bir pembe dizideki gibi görüyorlar. Ama ben "benliğim" dediğim zaman, benim ardımda bir yerlerde olan bir şeyden söz ediyorum. Bir bilgisayarla ve ömür boyu sürecek bir projeyle, artık kendinizle, o küçük benliğiniz arasında mekik dokumaktan kurtuluyorsunuz. Daha büyük bir şeyin içinde kayboluyor ve elinizden gelenin en iyisini yapmak için hizmet ediyorsunuz.
14 Aralık'ta kefaletle tahliye edileceğimi öğrendim, ama hemen ardından İsveç yetkililerinin karara itiraz ettiklerini ve Wandsworth'a geri gönderilmem gerektiğini de. Tahammül etmesi güç bir durumdu, dostlarımı ve destekçilerimi bir kez daha ardımda bırakmak, konuşmayı avukatlarıma bırakmak, medya kalabalığının içinden adeta sürünürcesine geçerek bir kez daha hapishane minibüsüne binmek zorundaydım. Yeniden hücreme girip kapının arkamdan kapatıldığını duymak zor oldu. Fakat duruşmadan önce anneme de söylediğim gibi, içinde bulunduğum koşullarda bile düşüncelerim değişmemiş ve ideallerim bir nebze olsun sarsılmamış, sapasağlam yerindeydi.