Hayatı uyumak, düşünmek ve yemek yemekle geçen bir adam. Harekete geçmekten, hayata karışmaktan, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten üşenen bir adam. Bugünün işini yarına bırakmayı geçin yarınları bile yarına bırakan adam. Oblomov...
Okurken ikilemde kaldığım bir kitap oldu. Bizim yaşadığımız "normal" hayatın standartlarının dışında yaşaması onun hayatının "anormal" olması demek miydi? Öyle ki bizim normalimiz dışında yaşayan Oblomovun hayatını bir hastalık olarak görüp ona bir de "Oblomovluk" demişiz.
Hayatını kendi böyle istediği için mi Oblomovca yaşadı yoksa yaşamaya cesaret edemedi mi emin olamadım. Bir insanı harekete geçirecek en etkili unsur aşkı bulduğunda bile o aşkı kaybetme tehlikesine karşı neden sorumluluk almaktan kaçtı, neden tembellik etmeye devam etti diye sorgularken belki de sadece istediği böyle bir hayattı dedim. Ama bu hayatta da mutlu muydu değil miydi bilemedim.
Bana kalırsa Oblomov da hayatının sonuna kadar bu çelişki ile yaşadı. Ve en sonunda yaşadığı hayatın diğerlerine örnek olması gereken bir hayat olması için kaderin ona bu hayatı biçtiğine karar verdi. Ve kendini kabul etti.
" O, er meydanına çıkacak bir pehlivan olarak değil, sakin bir savaş seyircisi olarak doğup büyümüştü." (syf; 596)