Haritasız ve dümensiz kalmış, gideceği limanı olmayan bir gemiydi. Kendini akıntıya bırakıp sürüklenmek, en azından hareket etmek, hayatta kalmak demekti ki içini acıtan şey de zaten buydu; yaşamak.
Görüyorsun, sürünün geleneksel küçük ahlakçılığına güler geçerim, ama sonra sen çıkıp keskin ve doğru bir laf ediyorsun ve ben anında o küçük ahlakçılığın kölesi haline geliyorum.
Onların düşmanca tutumlarından korkmuyorum, senin aşkına inanıyorum.Hayatta her şey kötüye gidebilir, aşk hariç. Yeter ki bitkin düşen, bocalayıp tökezleyen zayıf iradeli biri olmasın, aşk hiçbir zaman yolunu saşırmaz.
Öfke değil, keder değil,kırgınlık değil bu his. Resmini yapmaya çalışsam... Cam olurdu çizeceğim şey. Un ufak olmuş parçaları dört bir yana dağılmış bir bardak... Daha doğrusu bardaktan geriye kalanlar. Ne komik, o parçaların her biri kendini bardak sanacak, fakat bardak bir daha asla var olmayacak.
İnsanın gücünü kendinden güçsüzlerle sınamaya kalkması yahut kırıp dökerek kendince terbiye vermeye soyunması ne mertliğe ne hakkaniyete sığıyordu. Bir başkasında yaralar açmaya cüret etmek günahların en fenasıydı.