Nasıl başlamam gerektiğini bilmiyorum, duygularım içimde bir taşkın ama dışarı nasıl vuracağım hakkında bir fikrim yok, şimdiden sürçü-lisan ettiysem affola.
Kitabı okuyalı iki ayı aşkın süreyi geçti, ama hala etkisinden çıkabilmiş değilim. " Neden bu güne kadar okumadım? " diye kendime çokça kızdım ama sonrasında her şeyin zamanını beklediğini kendime hatırlatarak bu yolculuğa devam ettim. Martin Eden, hayatım boyunca etkisinden çıkamayacağım kitaplardan birisi olarak her zaman kitaplığımın en güzel köşesinde benimle birlikte duracak. Bu kadar laf-ı güzaf yettiyse kitabımıza başlayabiliriz.
Kitaba ilk başladığımda; gözü pek, yoksul ve kaba bir denizci olan Martin Eden'in , aşık olduğu kadının gözüne girmek için dünya çapında tanınan bir yazar olma mücadelesini okuyacağımı sanmıştım. Olaylar da klasik gelişiyor gibiydi. Martin, bir kavga sırasında zengin ve entelektüel bir aile çocuğu olan Arthur'u kurtarır. Bunun üzerine Arthur ona teşekkür etmek ve gününe biraz hareket katmak için Martin'i evine davet eder. Daha Martin içeri girer girmez yüzümüze çarpan şey, toplum çatışması ve sınıfsal farklılıktır. İlk bakışta roman "zengin kız-fakir oğlan" hikayesini çağrıştırır. Ama kısa sürede anlarız ki mesele bundan çok daha büyüktür: burada bir aydın-halk çatışması işlenmektedir.
Martin'in hayatı bu davetten sonra tamamen değişir. Evde tanıştığı Ruth, onun için güzelliğin, kültürün, entelektüelliğin ve erişilmezliğin simgesidir. Ruth'u gördüğü andan itibaren, kendi dünyasının bir bataklık olduğunu düşünür. Ruth'un üniversite öğrencisi olduğunu öğrenince ise içindeki uçurum daha da derinleşir. Onunla arasındaki mesafeyi kapatmak için okumaya , öğrenmeye, yazmaya başlar. Adeta bir "bilgi oburuna" dönüşür:
Sayfa 11 'de şöyle der:
" Karşısında yaşamaya