Büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal mahluk kendi..kendi iç dünyasının mahbusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. Anlatabiliyor muyum? Bu..bu egosantrik insan telakkisi, bütün aşkları anlaşmazlığa düşüren ve kine çeviren ters bir disiplin doğurmuştur. Yalnızım, evet, herkes yalnızdır, yalnızız...Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz -çünkü bak, “kendi” var içimizde- birbirine karşı yalnızdır.
Hepimiz ruhumuzda en az bir katil, birkaç hırsız, bir sürü yalancı, iftiracı ve sayısız can, mal, ırz düşmanı var. Bunları hapsediyoruz...ikincilerimize hakim olduğumuz nispette insanız.
Var olmayan eşini bulmak için yıllarca dolanıp duracak bu erkek sürülerini düşünüyorum; oluşacak, büyüyecek ve çığrından çıkacak yoksunluktan -sadece cinsel olarak değil, sıradan bir yaşama sahip olma, bir aile, bir yuva, bir gelecek kurma olanağından da yoksunlar- çılgına dönmüş, kuduz kalabalıkları düşünüyorum. Bu bireylerde birikecek, hiçbir şeyin giderip yatıştıramayacağı hınç ve şiddeti düşünebiliyor musunuz? Hangi kurum dayanabilecek? Hangi yasa, hangi düzen? Hangi değer?