Uzun yıllar Kandilli Rasathanesi müdürlüğü yapan ve Akif'in çok sevdiği dostlarından biri olan Fatin Gökmen'in anlattıkları da ilgi çekicidir:
Ben Vaniköyü'nde oturuyordum, kendisi de Beylerbeyi'nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle boralı yağmurlu bir gün oldu ki, her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu halinde karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı. Diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evine döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, 'Selam söyle!' demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş. Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim. Dinlemedi, 'Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felâketle yerine getirilmezse mazur görülebilir" dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.
O sırada Balıkesirli Abdülgafur Efendi de geldi. Sohbete devam ettik. Ben Kur'an Tercümesi meselesini sordum.
"Herkes de bunu bana soruyor" dedi; ben o işi üzerime aldığım vakit besbelli iyi düşünmemişim. O çok büyük bir vazife imiş. Bunu hakkıyla yapabilmek mümkün değildir. Bu işi başarabilmek için ya âlim-i kül ya cahil-i cesur olmak lazım. Ben ne oyum ne de buyum. Onun için bu işi tefsiri yazan Hamdi Efendi'ye devrettim. O'nun liyakat-ı ilmiyesine itimadım var. İnşallah bu muazzam işi O, muvaffakiyetle başaracaktır".