“Sevdiğiniz çiçek milyonlarca yıldızdan yalnız birinde bile bulunsa yıldızlara bakmak mutluluğumuz için yeterlidir.
‘Çiçeğim işte şunlardan birinde,deriz kendi kendimize.Ama bir de koyunun çiçeği yediğini düşün, bütün yıldızlar bir anda kararmış gibi gelir. Bu mu önemli değil?
“Biliyor musun, insan üzgün olunca günbatımının tadına daha iyi varıyor.
“Demek sen kırk dört günbatımı izlediğin gün pek üzgündün?”
Küçük Prens buna karşılık vermedi.
Erika bu gündüz düşlerinde kendi kendine açılmayı severdi,çünkü ruhu, dile
getirilemeyen sözcüklerin basıncıyla,olgunlaşan meyvelerinin ağırlığını zor taşıyan bir ağaç dalı gibi Sarsılıyor olsa da,aşırı denebilecek utangaçlığı ,başkaları karşısında ruhsal yaşantısına dair bir imada bile bulunmasına izin vermezdi.Bazen sımsıkı kapalı ağzının kenarında aniden hıçkıramış gibi beliren yabani bir çekilme, sözlere dökülmediği Dizginsiz bir özlem duyduğunu ele verirdi ve içinde bir mücadelenin bir boğuşmanın geçmekte olduğunu,ince ve solgun dudaklarındaki belli belirsiz bir çizgi belli ederdi sadece.
Köpek olduğum yıllarda hepsini yapmıştım, hem de fazla fazla;ama bu beni felakete götürmüştü.ölümün kıyısına gelmiştim. ölümün kıyısı, ölümün kendisinden daha feci bir şeydir,bunu yaşayarak öğrendim. Bağlanmalar yüzünden aklımı kaçırmanın kıyısında dolaşmıştım uzun süre. İçime karanlık yerleşmişti: Bir türlü söküp atamadığım ,kusamadığım, çıkaramadığım bir koyu karanlık. Aşağı yukarı bir ay süren kusma dönemimde bile bu karanlığı boşaltamamıştım. Hep içimdeydi o.
Sigourney weaver'in oynadığı filmdeki yaratık gibi bir gün karnımı yarıp dışarı çıkmasını bekliyordum ama bu hiç gerçekleşmiyordu.