Omuzlarımızın ve düşüncelerimizin üzerinde ağır yüklerle bir hapishanede doğmuşuz; kesip atma ihtimali bizi bir sonraki gün yeniden başlamaya teşvik etmese, tek bir günün bile sonunu getiremezdik…
İnsan, aktarılamayan Kelâm’ın sonsuz vecdi içinde yalnızca kendini dinlemeliydi; kendi sessizlikleri için kelimeler ve sadece kendine ait pişmanlıklar için işitilebilen akortlar uydurmalıydı. Ama evrenin gevezesidir o, ötekiler adına konuşur, benliği çoğul biçimi sever. Ötekiler adına konuşan kişi ise daima sahtekârdır.
Onca yolun ve kıyının üzerinde, gözlerimiz kendi içlerinde boğulmayı reddettikleri zaman, kuruluklarıyla, hayran oldukları nesneyi koruyorlardır. Gözyaşlarımız tabiatı heba eder, kendinden geçişler de Tanrı’yı… Ama sonunda bizi de heba ederler.
Hayalet mi gerçek mi? Hayal mi gerçek mi? Yalnız mı değil mi? Bunlarda mı denklemin parçası yani.
Son sayfasına kadar hem düşünmeyi hem de düşündürmeyi hiç bırakmamış canım yazarımız. Ben şimdi ne okudum dediğim de ben şimdi ne oldum dediğimde çok oldu. Yoğun hayat temponuza kısa bir ara :))