Ona kalbini kırması için gereken tüm izinleri verdiğini düşündün. O şahaneliğe çamurlu ayaklarıyla girip ortalığı savaş alanına çevirmesine. Atını bağladığın tüm ağaçları kökünden sökmesine. Ama bunu sadece onun elinden kedere bile razı olduğun için yapıyordun. Çünkü insanın bazen narin boynunu uzatıp birinin keskin kılıcının önüne, ölüme bile karşı gelemediğini iyi biliyordun.
Boşanmanın karı koca arasındaki hastalığa bir tedavi şekli olarak asla önerilmediği, “Allah korusun”larla haneden uzak tutulduğu yıllardı. Kocasıyla bin yıldır evli olmakla övünen, bir erkek tarafımdan sevilmemekten orta yaşı geçer geçmez kuruyup ihtiyarlayan kadınların “Çocuğunuz var kızım” öğüdüyle her sürtüşmede ertelenen uzak bir ihtimaldi boşanmak. Kadın olmak sabretmek, sineye çekmekti. Kol kırılır yen içinde kalırdı. Bu zamanda çoluk çocukla nereye gidilirdi. Dışarısı kurtlar sofrasıydı. Her gün gazetede neler okuyorduk. Başımızda illaki biri olsundu. Sırf bu yüzden bir kadının annesini değil babasını kenara çekip “Ben boşanıyorum” demesi dönemin en mugayir tavrıydı.
Beklemek eziyet de olsa bir çocuk için hayatta kalmanın tek yoluydu bazen. Sen o yana bakmazken savaşlar kopar, insanlar ölür, birileri çok ağlardı. Çocuk olmak fırtınanın gözünde durmaktı. Görünmez bir camın ardında tozun inmesini beklemekti. Türlü rüşvetlerle cepheden, sıcak çatışmadan uzakta, korunaklı tarafta tutulmaktı.