Güzel bir Osmanlı kurgusu olmuş. Yer yer bana İhsan Oktay'ın Puslu Kıtalar Atlasını hatırlattı. Osmanlı Tarihini sevenlerin kaçırmaması gereken bir eser.
Osmanlı padişahının isminin geçmemesi de ayrı bir incelik.
Amin Maalouf ile Semerkant sayesinde çok öncelerden bir tanışıklığımız vardı. Bu vesileyle bu kitabı sahafta gözüme ilişince alıp incelemek istedim. İncelediğimde konusunun çok ilginç olduğunu bir gizem ve merak duygusu ile bu kitabı kesin okumam gerektiğini düşündüm.
Yaklaşık olarak 2 buçuk haftada bitirdim kitabı ama ne bitirme! O kadar gereksiz uzatmalar vardı ki kitapta. Olması gereken karakter tahlilleri mekan betimlemeleri sıfırdı. Olay örgüsünün başında olan karakter Baldassare bir dünya yeri gezip görüyor ve bir kitap arıyor. Yazar karekteri amacı uğrunda dünyayı gezdirirken, mekan tasvirleri okumayı bekliyorum, bir okur olarak ancak yazarımız buraları bize anlatacak yeterli cümleleri bir türlü kurmuyor. Cenova şehri karekterimizin atalarının şehri ancak yazar bize sadece orada bir kule den ve saray tarzı evlerden bahsediyor.
Olaylar 1665-1667 yıllarında geçiyor ama okurken bir türlü o yılları okuduğunuzu hissedemiyorsunuz.
Gelgelelim içeriğe... Yav sayın Maalouf ne güzel herkesin ilgisini çeken "Sabetay" konusuna giriş yapmışsın işlesene bunu işte niye havada bırakıyorsun konuyu. Sonra aynı şey "veba" konusu içinde geçerli. Binlerce insanı öldüren o gizemli hastalığı anlat bize betimle bize o hayatları sönen insanları, sokakları, şehirleri... Ama yok...
Bu kitabı okurken derin bir kuyudan su çekmek için pamuk ipliği kullandığımı hissettim hep ip koptu suya bir türlü ulaşamadım. Kitabı bitirince ise susuzluğum gidermek için kendimi kuyuya atmam gerektiğini hissettim...
Bilmiyorum belki çok büyük bir beklenti ile başladığım için kitabı beğenmedim. Üzülerek söylüyorum ama kitabın bana bir katkısı olmadı...
Yüzüncü AdAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 20188,2bin okunma
Kitap incelemesi üzerinden biraz başınızı ağrıtacak bir kaç konuya da değindim. Sürçü lisan ettiysek affola...
Ahmet Ümit bu son kitabında insanlığı kahreden güncel bir soruna değinmiş. Bu öyle bir sorun ki bir yara daha kabuk bağlayamadan durmadan kaşıdığımız bir sorun. İnsanlığın bir türlü iyileştiremediği bir sorun... İnsanlık neden bu yarasını iyileştirmiyor? Durmadan her kafadan çıkan bu yara için tedavinin bu olduğunu söyleyen insanlık neden iyilişemiyor... Herşey denendi mi acaba...
Evet o aciz insanların, acizliğinden mahcubiyetinden yararlanıp içindeki pisliği kusan o insan müspettelerinden bahsediyorum... Yazar bu kitabında ülkemizde ki çocukların ve Suriyelilerin acizliğinden, kendilerini koruyamamasından yararlanan insan müspettelerinden bahsediyor. Yazar insanlığın bu durumunun hastalık olduğunu söylüyor. Ancak bu hastalığın çözümünde hep ikilemde kaldığını belirtiyor. Acaba tedavi mi yoksa bu hastalığın tedavisi yok deyip hastalıktan çürüyen bu yanımızı yok etmek mi lazım. Yazar hep bu iç muhasebeyi yaparak kitabı sonladırıyor ve ne yazık ki çözüm olarak elle tutulur bir şey söylemiyor. Sadece insanlığın iç sevgisini insanlığını yitirmemesi gerektiğini söylüyerek bitiriyor...
Eğitim psikolojisinde Kohlberg isimli bir psikolog vardır. Kendisi insanların ahlak gelişimini 3 ana aşamada incelemiştir. Gelenek öncesi, geleneksel ve gelenek ötesi... Kitabı okurken hep Kohlberg amcamın gelenek öncesi için kurduğu şu cümleler zihnimde canlanıp durdu. "Gelenek öncesinin ilk aşaması ceza ve itaattir. Ortam da bir kural koyan yoksa ceza verecek kişi yoksa hemen bütün kurallar yıkılır. Bu aşamadaki insanların oto kontrolü yoktur. Bu aşamadaki insanlar için olayların nedenlerinden çok sonuçları önemlidir". Kohlberg ceza itaat aşamasının 1-6 yaş arası
Kitap çok kısa tek oturumda okunur. Akıcı bir dille yazılmış. İçerik olarak ise bir insanın kalmaması gereken bir ikilemde kalan karekterin çırpınışlarını okuyoruz. Tabi yazar, 1. Dünya savaşında ki görüşlerini Ferdinand üzerinden yansıtmış. Özellikle kitapta karekterin içsel konuşmalarını çok beğendim. Okunması gereken bir Zweıg eseridir. Tavsiye ederim...
MecburiyetStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202175bin okunma
Grange bu kez sanki biraz ticari kaygıyla yazmış gibi geldi bana. Çünkü gerek kurgu gerek hikayenin devam ettirilmiş şekli bakımından çok iniş ve çıkışlar var. Birde hikayeyi ikiye bölüp iki kitap yaparak bence çok uzatmış gibi duruyor. Tabi bunları sadece birinci kitaba göre yorumluyorum. İkinci kitapta hikayeyi inşallah yukarılara taşımıştır. Büyük umutla kongoya ağıta başlıyacağım...