Tuğba Hilal

İbrahim Hakkı Hazretleri insanların ve hayvanların yaratılışı, dört unsur ve bunların birbirlerine dönüşümleri (devran) konusunda kimilerine göre evrimi (istihâle-évolution) kabul eder. Şu şekilde bir açıklaması onları bu sonuca götürür: Madenlerin evriminden bitkiler, bitkilerinkinden hayvanlar, hayvanlarınkinden de insanlar meydana gelir. Madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar arasında da “mutavassıtlar” (aracılar) vardır.[255]
Düşünce
Tuğba Hilal
Devamı-> Bazı araştırmacılar ise İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bu evrim teorisinin tasavvufî bir mahiyet arzettiğini belirtirler “İlahi nur ve sonsuz feyz, birlik mertebesinden akıllar üzerine, oradan nefisler üzerine, …” diye devam eden açıklamaları bunu gösterir denilmektedir.[256] Ancak İbrahim Hakkı Hazretleri’nin buevrim anlayışı Darwinci anlamda bir evrim değil, sadece türler arasındaki derecelenme ve yakınlığın ifade edilmesidir. Türden türe geçiş söz konusu değildir.[257]
Reklam
Picot’un dizayn ettiği şey, her ne ise, kurban olan birkaç nesilden sonra gizli kalması mümkün değildi! Yapılanlar ortaya çıktığında, sonrasında mutlaka intikam ve dünya savaşları gelecekti. Birileri Kuranı mutlaka okuyup Vahabizm’in aslında İslam’la alakası olmadığını anlayacak ve sonrasında bu sapkın fikrin kimden çıktığına yakınen baktıklarında altında İngiltere’yi göreceklerdi. Her sırrın ortaya çıkacağı bir zaman mutlaka gelirdi. Suudi Arabistan, dünyada bir ailenin adı ile var olan tek devletti! Gerçekleri analiz etmeyi bilenler için bu bile tuhaflığın daniskası değil miydi? Ortadoğu’da hâkimiyet sağlamadaki başarılarından dolayı, o toprakların tamamı, ayda beş bin pound ve silah, tank takviyesi ile birlikte Suud ailesine hediye edilmişti! Bu beceriksiz Picot ve Lawrence, Birinci Dünya Savaşı kargaşasında yaptıkları saçmalıkları kamufle etmenin yolunu bulmuşlardı ama daha fazlasına susamış bu halleri halledilmeliydi!
Tuğba Hilal
“Kanunları dine dayah olan devletler kısa bir zaman sonra ülkenin ve ulusun ihtiyaç ve isteklerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler içerirler. Yaşam yürür; ihtiyaçlar hızla değişir, din kanunları, kesinlikle ilerleyen yaşamın önünde, biçimden ve ölü sözcüklerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemez hale gelirler. Değişmemek dinler için bir zorunluluk haline gelir. Bu nedenle dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, günümüz uygarlığının esaslarından ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırt edici özelliklerinden birisidir. Esaslarını dinlerden alan kanunlar, uygulandıkları toplumları indikleri ilkel dönemlere bağlarlar ve ilerlemeye engel belli başlı etken ve nedenler arasında bulunurlar. Din, devlet gözünde vicdanlarda kaldığı sürece saygındır ve temizdir. Dinin hüküm halinde kanunlara girmesi, tarihin akışında çoğu kez hükümdarların, zorbaların, güçlülerin keyif ve isteklerini tatmine aracı olması sonucunu getirmiştir. Dini yasalardan ayırmakla yüzyılımızın devleti, insanlığı, tarihin bu kardı sıkıntısından kurtarmış ve dine gerçek ve sonsuz bir taht olan vicdanı ayırmıştır. Kanunlar dine dayanırsa, vicdan özgürlüğünü kabul zorunda bulunan devletin, çeşitli dinlere girmiş vatandaşlar için ayrı ayrı kanun yapması gerekir. Bu durum, yüzyılımız devletinde, temel koşul olan siyasal, toplumsal, ulusal birliğe tamamen aykırıdır.” Yazı Mahmud Esad Bozkurt adıyla imzalanmıştı.