"Nasıl adlandıracağım adlandıramadığım sözcüklerimi?" diye soruyordu Beckett, Hiç İçin Metinler'de. Adlandıramadığı her şeyi Adlandırılamayan'a sığdırmış sanki...
Burada zaman yok, mekân yok, uzam yok, keza bir gerekliliği kalmamış olan beden de yok. Konuşan kişiye ait biçimsiz bir biçim var yalnızca; kim olduğunu, nerede olduğunu bilmediğini söyleyen, zincirlerinden boşanmış sözcüklerle durmaksızın konuşarak sessizliğin ardına düşen bir zihinden ibaret o belki de artık.
"Konuşmak zorundayım, sürdürmek zorundayım" diyor, "boşuna yaşamamış olmak ve sonra susabilmek için konuşmak zorundayım." Yığınla olayı, olguyu, gözlemlerini, düşüncelerini, hislerini boca ediyor üzerimize. Mahood ve Worm, önce onu konuşmaya zorlayan efendinin iki ayrı görünümü olarak çıkıyor karşımıza. Sonrasında her ikisinin de anlatıcının alt kimlikleri olduğunu fark ediyoruz. (Bir harfini/bir parçasını yitirmiş olan 'manhood' mu? Manhood: erkeklik, insanlık. Worm'un mânâsının kurtçuk, larva olması peki? Beckett labirenti...) Bir noktadan itibaren tüm kurmacalar, kişiler, öyküler bertaraf ediliyor. Kaotik bir içsellik deneyimi içinde, bir karadeliğin çekimine kapılmışçasına (ve okuru da oraya doğru çekerek) kâh bizimle kâh kendi kendisiyle konuşan, yazarın ta kendisi aslında. Yankının Kemikleri'nde "görmüyor musun, kayboluyorum" dediği düşüyor aklıma. Yaşamın kargaşası içinde kaybolmuş, o kayboluşta "devam edebilmek" için bir yol arayan ve ısrarla devam eden, bu yolu tek dayanağı olan sözcüklerle kuran, kimi zaman bir döngüselliğe hapsolan, sıradışı bir zihnin muhteşem akışı Adlandırılamayan. Çokça hüzünlendiren, bazen epey güldüren; hayatın gündelik/göstermelik yanlarının kıyısında duranları uzunca düşüncelere daldıran, bambaşka derinliklere sürükleyen bir söylem. Bütün güzellemelerimizi yerle