Şemsettin Sami’nin Taaşuk-ı Tal’at ve Fitnat adlı eseri, yalnızca “ilk yerli roman” unvanıyla değil, taşıdığı düşünsel yük ve toplumsal mesajlarıyla da dikkat çeker. Romanı okurken satır aralarına gizlenmiş birçok çığlığı duymak mümkün. Özellikle kadın kimliğinin toplumun ağır yükü altında nasıl ezildiğini, bireyin özgürleşmesinin önündeki görünmeyen duvarları ve aşkın bir hayal olmaktan öteye gidemediği gerçekliği roman boyunca hissediyoruz. Fitnat’ın hikâyesi, bir kadının değil, kadının susturulmuş kaderinin hikâyesidir bana göre.
Roman, Tal’at ve Fitnat adındaki iki gencin birbirine duyduğu derin ama hüzünlü aşkı anlatır. Ancak bu aşkın masalsı bir boyutu yoktur. Aksine, toplumun geleneksel yapısı, ataerkil düzeni ve eğitimsizlik gibi unsurlar bu ilişkiyi boğar. Fitnat karakteri üzerinden dönemin kadınları, günümüzde ise hâlâ tam anlamıyla çözülememiş kadın sorunlarıyla paralel düşünülmelidir. Örneğin, Fitnat’ın kendi evinde dahi düşüncelerini dile getirememesi, bugün bile bazı kadınların yaşadığı görünmez sansürü akla getiriyor. Bir roman karakterinin çaresizliğiyle, günümüz bireyinin bastırılmışlığı bu kadar benzer olmamalıydı, ama hâlâ öyle.
Tal’at karakteri ise ilk bakışta idealist bir aşık gibi görünse de, bana göre o da sistemin bir ürünüdür. Fitnat’ın yaşadığı baskıya karşı yeterince mücadele edememesi, bu hikâyenin iki kurbanı olduğunun göstergesidir. Aşkları, onları kurtaramayacak kadar zayıf, toplum ise onları ezmeye devam edecek kadar güçlüdür.
Dil ve üslup açısından baktığımızda, eserde didaktik bir anlatım tercih edilmiştir. Ancak bu, okuyucuya öğüt veren değil, düşündürmeyi amaçlayan bir dildir. Tanzimat dönemi romanlarının genelinde görülen bu tutum, Taaşuk-ı Tal’at ve Fitnatta da hissedilir. Belki anlatım teknikleri açısından günümüz romanlarına