Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskaca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile olmayacağına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti...
Çaresizlik çok kötü. Eli kolu bağlı oturmak. Koşullar bir anda pasifize ediyor sizi. Tamamiyle dış etkenlere bağlı hale geliyorsunuz. İstiyorsunuz ki bir yaprak kımıldasın, bir kuş kanat çırpsın, rüzgârın sesi gelsin uzaklardan. Küçük bir işaret, haber getirsin beraberinde.
Hiçbir cephede başarılı olamadım. Göğsümde gururla taşıyabileceğim afili bir apoletim yok. Sayısız meydan muharebesine katılmış, ancak tek bir zafer dahi kazanamamış komutan gibiyim.
"Haydi gidiyoruz" dediğinizde, "Nereye?" diye sormayacak kaç arkadaşınız var? Hayatta, yollarınızın kesiştiği insanlar arasında kaç tanesi sorgusuz sualsiz davanıza omuz verir? Sayılara itibar etmemek lazım bu mevzuda. Nicelikten ziyade niteliğin önem arz ettiği bir meselede hiç şüphesiz zamanın hakemliğine ihtiyaç var. Daha demlenecek ve olgunlaşacak bir ilişkiye vaktinden evvel hak etmediği bir paye biçmek doğru değil. Zor zamanların karakter oyuncusudur dost dedikleri. Zor, oyunu bozar çünkü. Maskeleri indirir, gerçekleri gün yüzüne çıkarır. Hep sırça köşklere alışkın iyi gün dostları zora gelmez. Yarı yolda bırakır gider sizi. Tek başınıza kalakalırsınız.