Birkaç dakika sonra küçük kulübenin içini feryatlara karışan bir matem havası doldurmuştu bile. Seven bir erkeğin, cesede bile dönüşse sevgilisinden ayrılması mümkün olabilir miydi? Ölüm bir aşkı sona erdiremiyordu.
"Kaçışı olmayan ve kurtuluşu bulunmayan süreçtir o. Başa gelecek, bir kez ve tek başına... Belki çok uzak, belki çok yakın. Ne vefasız geçmiş yetişir imdada; ne gelecekten umut kalır, İlâhi adalet ölümle başlar ve ölümde eşitlenir herkes. Fakir mi zengin mi; sultan ya kul mu; kadın ya erkek mi; yaşlı mı genç mi?!.. Unutmayalım, bütün çeşmeler ölüme susayanlar içindir…’’
Askerlikten ayrilmak?... İşte bu, hesapta yoktu. İşte bu olamazdi. Hapisler, sürgünler, Abdülhamit zindanlarinda zincire vurulmak, Libya çöllerinde unutulmak, Anafartalar' da yaralanmak, Muş dağlarında, Suriye bozkırlarında esaret, ölüm!... Evet, her şey olabilirdi. Bunlarin hepsi onun hayat yolunda mukadder görülecek hallerdi. Ama askerlikten ayrılmak? Iste bu düsünülemezdi!
Böylece bir Adsız, artik Ad’ını arıyordu. Bir Adsızın adını araması, kendine ad yapması, Beylikler, Hanlıklar, İmparatorluklar kurması, biz Türklerin, kökü efsanelere, masallara varan bir geleneğimizdi. Demek ki şimdi bu gelenek, şu yorgun Anadolu topraklarında yeni bir örnek verecekti. Demek ki şimdi bu yorgun topraklar, bir Kahramana gebeydi...