Hypatia'ya göre bir insan sahip olduğu korkuyla yaşayamaz; yaşamını, bir başkasının ağzına göre kulak olarak geçiremez.
Hayatın içine doğru yürümedikçe, korkularının üzerine gitmedikçe, geçmişi sorgulayıp geleceğe bakmadıkça, geleneksel düşünceleri üzerinden silkelemedikçe, kulaklarını dünyaya kapatıp gözlerini gerçeklere kıstıkça, bir gerçeğin neferi olmaktansa yanlışın kölesi oldukça, bir başkasının sözlerine zihnen kulluk ettikçe gerçek anlamda yaşayamaz.
Böyle bir insan zaten yaşamaz, yaptığı tek şey hayatta kalmaktır.
Yaşamayıp hayatta kalmanın en güzel örneğini bitkiler verir.
Eğer bir ağaç değilseniz yürümenin, bir kaya değilseniz düşünmenin, bir hayvan değilseniz üretmenin sorumluluğunu taşırsınız.
Hypatia'nın dikkat ettiği bir diğer şey ise, kırılgan ilişkiler yüzünden insan özgürlüğünün yitirilmesiydi.
Birine bağlı olmak, bir diğer şeyden kopmayı ifade ederdi. Çalışmalarını sürdürebilmek, tamamen kendi başına kalmasıyla mümkündü.
Kırılgan bir kalbin gölgesini etrafında görmek istemiyordu.
İnsanın düşüncelerini rahatça ifade edebilmesi bu gölgelerden arınmasıyla mümkündü. Aklın dikkati dağıldığında, insan da dağılırdı.
İnsanın başındaki belaları def etmesinin en kısa yolu onu kabullenmektir.
Kabullenmeyen insan çözüm üretemez.
Kabullenmeyen insan göremez.
Kabullenmeyen insan anlayamaz.
Kabullenmeyen insan gerçeği ile karşılaşamaz.
İlk önce kabullenmemiz şart. Her şeyi inkar ederek, yokmuş gibi davranarak mutluluğa ulaşılması imkansızdır.
Aslında olup biten her şey son derece gerçek! Ve ne yazık ki gördüğümüz, duyduğumuz felaketlerin kendi başımıza gelmeyeceğini zannetmek de büyük bir ahmaklıktır. İşte bu durum kişinin gerçeklikten ve hayattan kopması ile ilgilidir. Hayattan ve gerçeklikten kopuyoruz. Ve bu kopuş, başımıza farklı felaketlerin gelmesine de zemin hazırlıyor.