Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedim: ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de haşerenin biriyim. Şimdi bir yandan köşemde pinekliyor, bir yandan da acı, faydasız bir teselli ile avunuyorum: zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, onlar yalnız aptallardır. Evet efendim, 19. yüzyıl adamı en başta karaktersiz olmalı, böyle olmaya manen mecburdur; karakter sahibi, çalışkan bir insansa oldukça dar kafalıdır. 40 yıllık bir ömrümden sonra bu inanca vardım.
Her birimiz, acılar geçidinin başındaki şef trampetiz. Izdırabımızla yürüyüp gidiyoruz. Günün birinde ızdırap orduları hep aynı yolu yürüyor olacak. Hepsi de birlikte yürüyecekler. Korkunç bir terör doğacak bu yürüyüşten.
Görüyorsun, sürünün geleneksel küçük ahlakçılığına güler geçerim, ama sonra sen çıkıp keskin ve doğru bir laf ediyorsun ve ben anında o küçük ahlakçılığın kölesi haline geliyorum.
Türk milleti, özünün gürleşmesi elinden alınarak yapaylaştırılmış, sürekli bir iç çatışma ortamına sürüklenmiş “biz ne idik ki ne olacağız?” psikozu içinde yuvarlanmış; tüm bu hedefleri, düşünüş ve davranış biçimi haline dönüştürecek bir eğitim ve dolayısıyla düşünce sisteminin cenderesine sokulmuştur.