Kuma, ikinci eş... Ah, bu kelimeden ne kadar da nefret ediyordum!
Kim, hangi zamanın uğursuz karanlığında uydurdu bu kelimeyi? İkinci eş olmaktan, bedeniyle, ruhuyla köle olmaktan daha fazla tahkir edici ne olabilir? Kalkın mezararınızdan, bedbahtlar, kalkın, sizi gidi insan onurundan mahrum bırakılmış, kirletilmiş, yok edilmiş kadınların hayaletleri! Kalkın, ey şehitler, sarsılsın o devirlerin zifiri karanlığı! Bunu ben söylüyorum, en sonuncunuz, bu talihi çiğneyip geride bırakacağım!
Düyşen'in sağ salim döndüğüne uzun süre inanamadım. Ama sonra, ilkbahar taşkını gibi, ruhumun zincirlerini kıran gür bir sevinç içime doldu ve bu sıcak selin içinde boğulacak gibi olup hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Belki de, hiç kimse şimdiye dek benim o an duyduğum sevinci tatmamıştır. Bu mutluluktan başka bir şey görünmüyordu gözüme: ne bu kerpiç kulübe, ne dışarıdaki tipi gecesi, ne de köyün kenarında Kartanbay' ın atını parçalayan kurt sürüsü. Hiçbir şey! Kalbimle, aklımla, bütün varlığımla hissediyordum o sonsuz, sınırsız, ışık kadar engin, olağanüstü mutluluğu.