İnsan davranışlarını yargılarken yaşadığımız en küçük ölçekteki bir meseleden, en büyük krize kadar bizi yanıltan hep aynı varsayımımız oluyor: "Aynı şeyi yaşayan insanlar, aynı şeyi deneyimlerler ve aynı şeyi hatırlarlar." Bu ne güzel bir birliktelik olurdu.
Oysa bedensel olarak farklılaşıyoruz. Genetiğimiz farklı. Salgıladığımız hormonların yoğunluğu farklı. Geçmişimizden edindiğimiz bilgiler farklı. Hangi bilgiyi kabul edeceğimize, hangisini daha derinlere gömeceğimize dair geliştirdiğimiz filtreler farklı.
Hepsini geçtim, aynı şeyi yaşasak ve aynı şeyi deneyimlesek bile aynı şeyi hatırlamıyoruz.
Hepimiz, farkında olmadan, kendi imajımızı korumak için savunma mekanizmaları kullanıyoruz; bilgiyi bastırıyoruz, rasyonelleştiriyoruz, yansıtıyoruz, inkar ediyoruz.
Ama beynimiz bunları yapmakla kalmıyor. Yaşadığımız olayların anısını tamamen, yaşanabilir kılır ölçüde değiştirebiliyor da. Arşivimize aldığımız bir bilgiyi geri çağırdığımızda, beynimiz tarafından bir yalanı alıyoruz.
Nature Communications dergisinden çıkan "bencil kararların yanlış hatırlanma motivasyonu" adlı taze bir makalede şöyle yazıyor:
"Çoğu insan etik davranmaya çalışır, ancak bazen insanlar ideallerini yerine getiremezler. Bu gibi durumlarda, kendi imajlarını koruma arzusu baskın gelebilir ve bizi sadece etik olmayan eylemlerimizi rasyonelleştirmeye değil, aynı zamanda hafızadaki bu tür eylemleri revize etmeye de motive edebilir."
Kendi imajımızı korumak için aldığımız bilgileri değiştirmeye, yontmaya, çarpıklaştırmaya, hatta ve hatta yanlış hatırlamaya programlıyız.
Ve Kazuo Ishiguro, henüz 28 yaşında yayımladığı bu ilk romanında bu konuyu o kadar çarpıcı bir şekilde işliyor ve çarpık anılar arasında okuyucuya öyle gizemli bir boşluk bırakıyor ki, her kim bu boşluğu kendince doldursa,