Keder ve Mutluluk okurken kendimi sık sık durup düşünürken bulduğum bir kitap oldu. Bazı cümleleri okurken “bunu ben de hissettim” dedim, bazı yerlerdeyse uzun süre sessiz kaldım. Çünkü bu kitap, insanın içindeki karmaşayı, anlatmakta zorlandığı hâlleri ve bazen kendine bile açıklayamadığı duyguları çok tanıdık bir yerden anlatıyor. Bu yüzden okurken sadece bir hikâye takip etmedim; yer yer kendimle karşılaştım.
Anlatıcı kadın, dışarıdan bakıldığında hayatın içinde gibi görünse de iç dünyası oldukça parçalı. Duyguları net değil, düşünceleri dağınık ve çoğu zaman ne hissettiğini kendisi bile tam olarak çözemiyor. Kitap bu hâli yumuşatmıyor, toparlamaya çalışmıyor. Okuru da bu karmaşanın içine alıyor. Zaman geçişleri, anlatımdaki kopukluklar ve ani değişimler bilinçli bir tercih gibi; çünkü okurken biz de onun zihnindeki düzensizliği hissediyoruz.
Hikâye ilerledikçe bu iç karmaşanın bir ruhsal rahatsızlıkla bağlantılı olduğunu fark ediyoruz ama bu durum kitapta sürekli öne çıkarılan bir etiket hâlinde durmuyor. Daha çok karakterin hayatla, ilişkilerle ve kendisiyle kurduğu bağın arka planında varlığını hissettiriyor. Evlilikte yaşanan kırılmalar, aile içindeki mesafeler ve özellikle anlaşılmama hissi bu yüzden bu kadar derin ve gerçek geliyor.
Beni en çok etkileyen şey, karakterin kendini sürekli açıklamak zorunda hissetmesi oldu. Neden böyle hissettiğini, neden bazen geri çekildiğini, neden herkes gibi olamadığını anlatma çabası… Ama ne kadar anlatırsa anlatsın, çoğu zaman eksik anlaşılması. Bu kitapta beni yakalayan yer tam olarak burasıydı. Çünkü bazen insan, derdini anlatmaktan çok yoruluyor.
Keder ve Mutluluk, mutlu olmayı vaat eden bir kitap değil. Daha çok, bazı insanların hayatla aynı hızda ilerleyemediğini, bazı duyguların kolay geçmediğini ve bunun bir