Bir zamanlar içimde öyle derin kırıklar vardı ki, onları taşıyamayacak kadar yorgun hissediyordum. Her acı, kalbimin bir parçasını koparmış; her kayıp, ruhumun duvarlarında yeni çatlaklar açmıştı. Kendime baktığımda yalnızca dağılmış, parçalanmış bir varlık görüyordum. Sanki bütün ışığımı kaybetmiş, sonsuz bir karanlığa teslim olmuştum.
Ama hayatın bana öğrettiği şey şuydu: hiçbir kırık parça yok olmaz. Onlar ya yük olur ya da ışık… Ve ben bir gün fark ettim ki, içimdeki acılar aslında birer yıldız tohumu gibi bekliyordu. En karanlık gecemde, o kırık parçalar birer birer ışımaya başladı. Önce küçük kıvılcımlar gibi, sonra gökyüzünü dolduran yıldızlar gibi…
Ve işte o an anladım “Ruhumun kırık parçaları, yıldızlara dönüşerek yolumu aydınlattı.”
Kırıldığım yerde parladım. Düştüğüm yerde yeniden yükseldim. Ruhumun parçaları birleşmedi belki, ama her biri ayrı bir ışık oldu; yoluma serildi, önümde bir gökyüzü yarattı. Artık karanlıktan korkmuyordum, çünkü biliyordum: içimdeki yıldızlar bana yön gösterecek.
Kırıklarım bana öğretti ki; insan bütün olmadan da ilerleyebilir, hatta bazen eksikliklerimiz yolumuzu daha parlak kılar. Acılarım bana pusula oldu, yaralarım bana güç kattı. Yıldızlara dönüşen parçalarım, bana yalnız olmadığımı, içimde sınırsız bir evren taşıdığımı gösterdi.
Ve şimdi biliyorum her kırık, aslında yeni bir ışığın başlangıcıdır. Yeter ki insan parçalarını kayıp olarak değil, yıldız olarak görmeyi öğrensin. Çünkü ruhun her kırığı, gökyüzünde bir parıltıya dönüşür ve o parıltı, karanlıkta yürüyen bir yolcunun en büyük rehberidir.