... Ben... ben yalnızca insanın böyle anlarda ölenle birlikte ölmeyip hayatta kalabilmesini... ertesi sabah uyanıp dişlerini fırçalayabilmesini, kravatını bağlayabilmesini anlamıyorum...
| Çağımızın farkına varamadığımız büyük problemlerinden biri de “herkesi aynı normda insanlara dönüştürmek, dönüşmeyenleri de kendimizce anormal olarak nitelendirdiğimiz tarafa itmek” değil midir?
Çağımız normları insanı “Yanlış İnsanlar ve Doğru İnsanlar” sınıflandırır.
Hangi tarafta olacağımıza elbette biz karar verebiliriz.
Vicdan, sağduyu, pişmanlık gibi üst düzey insani duyguları barındırdığımızı yansıtabilir ya da öyleymişçesine rol yapabilirsek “Doğru İnsan” olabiliriz.
Fakat durum bunun aksiyse, herkesçe kabul edilmiş toplumsal normlardan sapma gösteriyorsak artık bizde “Yanlış İnsanlardan” biriyizdir diğerleri için. Ve bu yüzden hayat bizim için biraz zor olabilir. Dikkat!
İşte bu kitap tam olarak da bundan bahsediyor; aşılmışın dışında olan ve toplumun dışına itilen insanlardan...
Romanın asıl kahramanı "Meursault" insanlarla ilişkisini mecburiyet dahilinde belirli sınırlar içerisinde tutmayı tercih etmiş, bence asosyal ya da sosyal olarak tanımlayamayacağımız biri.
O bu durumu “sıradanlık” olarak nitelendirse de bu durum başkaları için, en azından yakınında olmayanlar için öyle değil. Onlar "Meursault"’ ın katı yürekli olduğu görüşündeler. Çünkü onlara göre duygular en çoşkulu şekilde dışa vurulmalı, muhakkak bir Tanrı’ nın varlığına inanılmalı ve herkesin takdirine uygun bir düşünce tarzına sahip olunmalıdır.
Ne yazık ki "Meursault" böyle değildir. Kötü olarak tanımlayabileceğimiz biri olmasa da yanlış şeyler yapmıştır ve bunun bedelini ağır ödeyecektir.
Bir gün tamamen hesapsızca bir cinayet işlemiş olan "Meursault", tamamen hesaplanmış bir cinayete kurban edilecektir.
Onlardan biri olmadığı için...
Asıl yargılanması gereken işlediği cinayet olması gerekirken “Meursault" annesinin ölümüne üzülmediği için yargılanır.
Suç, ceza, doğru, yanlış gibi konular
Sizi başarıya götüren nedir?
Bu soruya bir çoğunuz farklı cevaplar verebilirsiniz.
Kimizine göre başarı çok çalışmak, kiminize göre hırslı olmak, kiminize göre ise sadece şanslı olmaktır.
Ama bana sorsaydınız inanmak derdim. Başarı inanmaktır.
İnanmadığınız her şey, tüm çabalarınıza rağmen yalnızca “ulaşılamaz bir hâyâl” olarak yer alır yaşamınızda.
Bu kitap, hayallerini gerçekleştirmek yerine başkalarının onun için uygun gördüğü hayallere inanmayı tercih etmiş Diana’ nın asıl benliğine, yani Mary’ e dönüşmesinin hikayesini anlatıyor.
Diana “İçinde hem egoyu, hem de ruhu barındıran, kibrin ve tevazuun, esaretin ve özgürlüğün iç içe geçtiği bir kadın.”
Henüz farkında olmasa da içinde tüm duygular savaş halinde ve zamanla onu ileriye taşıyan değerlerin; başkalarının beğenileri ve övgülerinde değil kendi benliğinin derinliklerinde barındığını farkına varıyor. Bu farkındalığa ulaşabildiğinde üstüne yapışmış bütün zoraki sorumluluklardan sıyrılıyor.
...
Bu hikaye aslında hepimizin hayatının bir özeti gibi değil mi?
Acaba biz de kendi kendimize hiç soruyor muyuz?
“Kendi hayatımızı değil de, başkalarının bizim için seçtiği hayatı mı yaşamaktayız?” diye...
Sorumuzun cevabı bizi üzüyorsa muhtemelen birçoğumuz hayallerimizin peşinden koşmayı çoktan bırakmışız demektir.
Bu da demek oluyor ki: İçimizdeki sese sağır olmuşuz.
Dışımızdaki renkler, içimizdeki renklerden daha önemli hale gelmiş.
Sizler de tüm bunlarla yüzleşebiliyorsanız, artık Mary’ e dönüşmeye hazırsınız demektir.
...
Kayıp Gül.
Yanlış yerde aradığımız, içeride bulacakken dışarıya baktığımız şeylerin hikayesi.
...
Üçüncü defa okuyup bitirmiş olduğum bu kitaba ilk defa ortaokul yıllarımda öğretmenimin tavsiyesi ile başlamıştım. Kitaplar konusunda olgunluğa ulaşabildiğimi düşündüğüm bu dönemde kitaptan aldığım doyumun