Nalan Lale Kıratlı

Nalan Lale Kıratlı
@Iam_Lale
“Kendi ışığına güvenen başkasının parlamasından rahatsızlık duymaz.” instagram.com/kitaplara.tutun... boook.love/u/lale
İzmir
1986
456 okur puanı
Ağustos 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
10/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2026 68. kitabı
Aleksandr Puşkin’in dünya edebiyatına kazandırdığı en özel formlardan biri olan Yevgeni Onegin, sadece bir roman değil; şiirle örülmüş, döneminin ruhunu taşıyan ve insan psikolojisinin en yalın gerçeklerini yüzümüze vuran manzum bir başyapıt Rus eleştirmen Belinski’nin bu eser için yaptığı "Rus hayatının ansiklopedisi" tanımı, kitabın kapağını açtığımız andan itibaren kendisini hissettiriyor. Puşkin; 19. yüzyıl Rusyasının balolarını, sokaklarını, entelektüel buhranlarını ve taşra yaşamını muazzam bir zarafetle aktarıyor. Eserin en büyüleyici yanı, edebiyat tarihine "Gereksiz Adam" prototipini kalıcı olarak miras bırakmış olması. Romanın başkişisi Yevgeni Onegin; zeki, eğitimli, varlıklı fakat içindeki kronik can sıkıntısıyla kavrulan modern bir anti-kahramandır. Hayatın sunduğu her şeyi hızla tüketmiş, hiçbir şeye kök salamayan ve duygusal olarak uyuşmuş bu karakter, aslında günümüz insanının da aynasıdır. Onegin’in zıttı olarak kurgulanan romantik şair Lenski ise dünyanın katı gerçekleriyle yüzleşemeyecek kadar naiftir ve bu iki dostun trajik düellosu, realizmin romantizme karşı kazandığı soğuk zaferi simgeler. Kitabın asıl ahlaki ve duygusal pusulası ise şüphesiz Tatyana Larina’dır. Puşkin’in "ideal Rus kadını" olarak betimlediği Tatyana; taşranın saflığında, kitapların dünyasında büyümüş derin bir karakterdir. Roman, muazzam bir asimetrik kurgu ve zamanlama trajedisi üzerinde yükseliyor. Gururun ve geç kalınmışlığın insan hayatını nasıl bir enkaza çevirebileceğini muazzam bir kurgu ile gösteriyor. Romanın teknik yapısı da içeriği kadar hayranlık uyandırıcıdır. Puşkin, eseri kendine has 14’lük bir kafiye düzeni olan "Onegin Kıtası" ile kaleme almıştır. Bu noktada, eserin Türkçe kucaklanışındaki çeviri serüvenine ayrı bir parantez açmak gerekir. Ben bu başyapıtı
Yevgeni OneginAleksandr Puşkin · Can Yayınları · 20241,126 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Modern Bir Destanın Sonu: Ulysses’le Geçen 5 Ay
10/10
·750 syf.··
Beğendi
·
2026 55. kitabı
·
114 günde okudu
·
Okunma: 29 Mayıs 2026 16:02
Sonunda bitti. James Joyce’un devasa labirenti Ulysses’in kapağını kapatırken üzerimden hem büyük bir yük kalktı hem de içimi tarif edilemez bir edebi tatmin duygusu kapladı. İncelemeye başlamadan önce şuraya bir şerh düşmek istiyorum: Ben bu kitabı tam beş ayda sindire sindire, döne döne, her referansı deşe deşe okudum. Kimse kusura bakmasın ama Ulysses’i 10 günde okumak, dünyanın en zengin açık büfesinin önünden koşarak geçip sadece kokusunu almaktır. Joyce’un yıllarını verdiği o kelime oyunlarını, mitolojik göndermeleri, bilinç akışı tekniğinin dehasını 10 günde "anlayarak" bitirmek bana pek gerçekçi gelmiyor. Bu kitap bir hız yarışı değil, bir sabır sınavı :) Elbette Ulysses’in derin, okurdan sabır isteyen ve fazladan bir okuma- araştırma uğraşı talep eden bir metin olduğu açık; ancak romanda yapılan göndermelerin karşılığını, hangi metnin temel ya da model alınarak ve ne maksatla kullanıldığını, nereyi işaret ettiğini araştırıp bulmak, bu uğurda kılavuzların, ansiklopedilerin ya da Shakespeare ve Homeros’un yapıtlarının satır aralarında gezinerek şifreler çözmek ne kadar saygı duyulası bir uğraş olsa da, olmazsa olmaz bir gereklilik değil okuma zevkini artırmak yönünde bir heves olarak algılanmalı sadece. Benim beş aylık yolculuğuma gelirsek... Kelimenin tam anlamıyla bir zihinsel antrenmandı. Aslında basit sayılabilir bir öyküye sahip olan Ulysses, 1904 yılının Haziran ayının onaltısı, bir perşembe günü evinden çıkan Leopold Bloom’un Dublin sokaklarında geçirdiği bir günü yatay bir kurguyla ve bilinç akışı tekniğiyle aktarıyor bize. Romanın birden fazla anlatıcısı olsa da; Bloom dışında Tanrı anlatıcı, Stephen Dedalus, Gerty ve Molly bazı bölümlerde devreye girseler de; yine de sanki her şey Bloom’un zihninde yaşanır gibidir. Joyce’un her bölümde farklı bir edebi
UlyssesJames Joyce · Norgunk Yayıncılık · 20151,460 okunma
Puan vermedi·315 syf.··
Beğendi
·
2026 51. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 28 Mayıs 2026 16:47
Ormanın derinliklerinde yürümekte olan avcı ağaçlardan biri üzerinde bir levha görmüş. Levhanın üzerinde şu sözler yazılıymış: Taş Yemek Yasaktır. Bu alışılmadık uyarı karşısında avcı meraka kapılmış. Levhanın asılı olduğu ağacın önündeki ayak izlerini takip etmeye başlamış ve izlediği yol onu bir mağaraya götürmüş. Mağaranın ağzında bir derviş oturmaktaymış ve avcı yeterince yaklaştığında konuşmaya başlamış; “Zihnine takılan soruyu biliyorum. Şimdiye kadar taşları yemeyi yasaklayan bir uyarı levhası hiç görmedin, Çünkü insanların taş yemeye zaten ihtiyaçları yok. İnsanları zaten yapmaya eğilimleri olmayan bir konuda uyarmak niye? İnsanlar arasında taş yeme adeti yoktur, onlara yapmayacakları şeyi yapma demenin ne anlamı var? Ancak şuna dikkat et: insanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle alışkanlıklar vardır ki, bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir. Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten çok daha büyük tahribat yapan işlerdir bunlar. Bunlar taş yemek kadar budalaca, insanın öz niteliklerine yabancı tutum ve davranışlardır. Eğer insanlar acınacak haldeyse, insanlar arasında zülüm, haksızlık, merhametsizlik, yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi insanların sanki taş yermişçesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye mümasil tavırlarından doğmaktadır. Senin levhayı gördüğün yerde bir pınar olmuş olsaydı ve ben oraya su zehirlidir yazmış olsaydım sen bunu manalı bir söz sayacak, yerinde bir uyarı kabul edecektin. Büyük bir ihtimalle de benim ayak izlerimi takip edip buraya gelmeyecektin. O çünkü yasaklanan şey senin aklına uygun gelecekti. Gerçekte suyun zehirli olduğunu yazan insanın emrine uyumuş olacaktın. Kendi aklına uyduğunu sanarak benim keyfime uygun davranmış olacaktın. Ama orada taş yemeyi yasaklayan bir levha görünce
Taşları Yemek Yasakİsmet Özel · Tiyo Yayınevi · 20244,068 okunma
Kelimelerin Ardındaki Sessiz Yas
10/10
·293 syf.··
Beğendi
·
2026 22. kitabı
Herkes Shakespeare’i, onun ölümsüz eserlerini ve edebiyat dünyasını nasıl kökten değiştirdiğini bilir. Peki ya onun gölgesinde kalanlar? O'Farrell, spot ışıklarını meşhur oyun yazarından alıp, tarihin satır aralarında kaybolmuş bir aileye; her şeyden önce bir anneye ve erken yaşta hayata veda eden bir çocuğa çeviriyor. Kitap boyunca babanın (Shakespeare) adının bir kez bile açıkça zikredilmemesi, yazarın bu bilinçli ve muazzam tercihinin en büyük kanıtı. Bu hikaye dehanın değil, kederin hikayesi. Romanın kalbi şüphesiz Agnes (tarihte bilinen adıyla Anne Hathaway). O'Farrell, Agnes’ı sadece "ünlü bir yazarın karısı" olarak değil; şifacı, doğanın dilinden anlayan, insanların ruhunu gözlerinden okuyan vahşi ve büyüleyici bir kadın olarak inşa etmiş. Onun şahinle olan bağı, bitkilerle konuşması ve çocuklarına olan korumacı sevgisi, karakteri edebi bir ikon haline getiriyor. Kitabın ilk yarısı ne kadar naif ve hayat doluysa, ikinci yarısı o kadar ağır, sarsıcı ve çiğ bir acıyla dolu. İkizlerden Hamnet’in veba yüzünden ölümüyle başlayan o yas süreci, kelimelerle tarif edilmesi imkansız bir duygu yoğunluğuyla aktarılmış. Bir annenin evladının kıyafetlerine sarılıp ağlaması, bir babanın acısını Londra’nın tiyatro sahnelerinde, bir oyunun satırlarında (Hamlet) ölümsüzleştirmeye çalışması... Yazar, ölümün yaşamı nasıl felç ettiğini adeta ilmek ilmek işliyor. "Bir çocuğun ölümü, anne ve babanın dünyasında her şeyi yerinden oynatır; geriye kalan tek şey, artık var olmayan bir şeyin ağırlığıdır." Maggie O'Farrell’ın dili inanılmaz derecede şiirsel, sinematografik ve atmosferik. 16. yüzyıl İngiltere’sinin kokusunu, bitki pazarını, evlerin soğukluğunu ve vebanın şehre adım adım yaklaşma trajedisini adeta yaşıyorsunuz. Yazar, zaman sıçramalarını o kadar zarif kullanmış ki,
HamnetMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20249,3bin okunma
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2026 45. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 21 Mayıs 2026 18:03
Hikaye, çok uzak bir gelecekte değil, neredeyse "beş on yıl sonrası" diyebileceğimiz bir yakın gelecekte, Dublin’de geçiyor. Seçimle başa gelen aşırı sağcı bir partinin, gücü eline geçirdikten sonra adım adım ülkeyi nasıl totaliter, baskıcı bir diktatörlüğe ve ardından kaçınılmaz bir iç savaşa sürüklediğini izliyoruz. Biz bu yıkımı büyük makro pencerelerden değil; dört çocuk annesi ve bir bilim insanı olan Eilish Stack’in gözünden, yani bir evin içinden deneyimliyoruz. Öğretmenler sendikasında yönetici olan eşi Larry’nin gizli servis tarafından apar topar götürülüşüyle başlayan süreç, Eilish’in çocuklarını ve demans hastası babasını korumak için verdiği insanüstü bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. "Felaket bir anda patlamıyor; gündelik hayatın içine sızarak, sizi yavaş yavaş alıştırarak geliyor." Kitabı okurken ilk başlarda zorlanabilirsiniz çünkü yazar çok bilinçli bir teknik tercih yapmış: Metinde paragraf bölünmeleri yok ve diyaloglar için hiçbir tırnak işareti ya da konuşma çizgisi kullanılmamış. Konuşmalar, iç sesler ve dışarıdaki kaos, soluksuz blok metinler halinde akıyor. Okurken fark ettim ki bu üslup, yaratılan klostrofobik ve boğucu atmosferle mükemmel bir uyum içinde. Diyalog belirteçlerinin olmaması, karakterlerin sesinin totaliter rejim tarafından nasıl kısıldığını, seslerin düz metnin içinde nasıl silikleştiğini hissettiriyor. Okur olarak nefes alamıyorsunuz, tıpkı Eilish gibi bir sonraki cümlenin sizi nereye savuracağını bilmeden, nefes nefese okuyorsunuz. Romanın en güçlü tarafı empatiyi bir duygu değil, tokat gibi bir deneyim olarak yüzümüze çarpması. Televizyonda gördüğümüz, sayılardan ve istatistiklerden ibaret sandığımız "mültecilik" kavramını, Batılı bir coğrafyada (İrlanda) kurgulayarak şu soruyu soruyor: "Bu sizin başınıza gelseydi ne
Peygamberin ŞarkısıPaul Lynch · Delidolu Kitap · 20241,910 okunma