Herkes Shakespeare’i, onun ölümsüz eserlerini ve edebiyat dünyasını nasıl kökten değiştirdiğini bilir. Peki ya onun gölgesinde kalanlar? O'Farrell, spot ışıklarını meşhur oyun yazarından alıp, tarihin satır aralarında kaybolmuş bir aileye; her şeyden önce bir anneye ve erken yaşta hayata veda eden bir çocuğa çeviriyor. Kitap boyunca babanın (Shakespeare) adının bir kez bile açıkça zikredilmemesi, yazarın bu bilinçli ve muazzam tercihinin en büyük kanıtı. Bu hikaye dehanın değil, kederin hikayesi.
Romanın kalbi şüphesiz Agnes (tarihte bilinen adıyla Anne Hathaway). O'Farrell, Agnes’ı sadece "ünlü bir yazarın karısı" olarak değil; şifacı, doğanın dilinden anlayan, insanların ruhunu gözlerinden okuyan vahşi ve büyüleyici bir kadın olarak inşa etmiş. Onun şahinle olan bağı, bitkilerle konuşması ve çocuklarına olan korumacı sevgisi, karakteri edebi bir ikon haline getiriyor.
Kitabın ilk yarısı ne kadar naif ve hayat doluysa, ikinci yarısı o kadar ağır, sarsıcı ve çiğ bir acıyla dolu. İkizlerden Hamnet’in veba yüzünden ölümüyle başlayan o yas süreci, kelimelerle tarif edilmesi imkansız bir duygu yoğunluğuyla aktarılmış. Bir annenin evladının kıyafetlerine sarılıp ağlaması, bir babanın acısını Londra’nın tiyatro sahnelerinde, bir oyunun satırlarında (Hamlet) ölümsüzleştirmeye çalışması... Yazar, ölümün yaşamı nasıl felç ettiğini adeta ilmek ilmek işliyor.
"Bir çocuğun ölümü, anne ve babanın dünyasında her şeyi yerinden oynatır; geriye kalan tek şey, artık var olmayan bir şeyin ağırlığıdır."
Maggie O'Farrell’ın dili inanılmaz derecede şiirsel, sinematografik ve atmosferik. 16. yüzyıl İngiltere’sinin kokusunu, bitki pazarını, evlerin soğukluğunu ve vebanın şehre adım adım yaklaşma trajedisini adeta yaşıyorsunuz. Yazar, zaman sıçramalarını o kadar zarif kullanmış ki,