Demircinin karısı olmasına rağmen çekiç ve örsü eline aldığı zaman kocasından daha iyi demir döver, demir ve ateşi görünce kanı kaynamaya başlardı. Kaynayan kanı damarlarına hücum ederdi. Pazuları at kırbacı gibi düğüm düğüm olur, kara demir kırmızı demiri döverken etrafa kıvılcımlar saçılır, gömleği terden sırtına yapışır, sarkık ve iri memelerinin arasından bir vadi oluşur, yerle göğün arasında demir ve kanın o keskin kokusu yerleşirdi.
Sonuç olarak, zamanın en iğrenme değer canisinin idamı olarak hazırlanan olay, dünyanın milattan önceki ikinci yüzyıldan bu yana gördüğü en büyük Dionysos ayinine döndü. İffetli kadınlar bluzlarını parçalayıp isterik çığlıklar atarak göğüslerini açıyor, eteklerini kaldırıp kendilerini yerlere atıyordu. Erkekler deliye dönmüş bakışlarını bu açılmış et tarlasında tökezleye tökezleye gezdirirken titreyen parmaklarıyla, sanki don vurmuş da katılaşmış organlarını pantolonlarından çıkarıp rastgele bir yere düşüyorlar, akılalmaz konuklarda akılalmaz çiftler oluşuyor, pimpirik ihtiyar bakire kızla, gündelikçi avukat karısıyla, karmakarışık, nasıl rast geldiyse öyle, çiftleşyordu. Hava hazzın tatlı ter kokusuyla ağırlaşmış, on bin insan hayvanın çığlıkları, hırıltıları, iniltileri ile dolmuştu.
Gerçekten Grenouille, tek başına yaşayan kene, iğrenç kuru yabani, hiçbir zaman sevgi duymamış, hiçbir zaman sevgi uyandırmamış gayri insan Grenouille, o mart günü Grasse şehrinin soru karşısında dikilmiş seviyordu ve sevgisi, ta derinlerine kadar ulaşan bir mutluluk yayıyordu içine.
İşin müthiş yanı da şuydu ki, Grenouille bu kokuyu, kendi kokusu olduğunu bildiği halde, duyamıyordu. Bütünüyle kendi içinde boğulur bir haldeydi, ama bir türlü kendi kokusunu alamıyordu!