Aa

Şu bodur elmanın meyvesi kalbi kararmışlara, şu kara kiraz merhametten maraz olanlara, şu zerdaliler muratlarına ermemiş gün yüzü görmemişlere, şu ballı incirler de mal hırsından gözü dönmüşlere, diye diye her bir ağacı ziyaret ettik. Ben dahi o parmak kalınlığındaki suyun kenarına ikinci çocuk ile birlikte saman çöplerini bu cevizdir, bu da kiraz diye dikip durdum.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Yük altına girdim, dert dinledim, gözyaşı sildim, ayak kiri temizledim, naz çektim; boynu büküklerin boynu, kalbi kırıkların kalbini sağaltmaya çalıştım. Terimin damladığı topraklar en nihayetinde mis kokmaya başladı. Bir leylek gelip başımda yuva yaptı. Sövene dilsiz, dövene elsiz oldum. Mağrur kalbi yumuşattım. Elif kadimdi, dal'a çevirdim.
Şöyle ki, hani efendim beni bir dağda bulmuştu. Dizinin dibine oturtmuş mübarek eli ile sırtımı sıvazlamış, kalp gözümü açmıştı. Sonra beni posta layık görmüştü. Ondan sonra neler oldu? Kitaplarda yazılıdır. Efendimin elini tutup da onun görklü nazarını tevarüs etmiş değil mi idim? Hani nerde o baktığını gören bakış? Efendimin mübarek parmağını dilime sürtmesi ile hak söylemeye başlamış değil mi idim? Hani nerde o ifade, o lisan? Vakıa sükut etmek daha yakışık alır iken, ne idi o celal, o nutuk? Etrafımı kesret halkası almış, kalabalıklar ağzımın içine bakar olmuştu. Güneşin göğsümün kıllarına nakşettiği beyazlık, atlas u dibalar altında kirli sarıya evrilmişti. Bu ne tombul ve parlak yüz, bu hanımeli parmaklar benim mi acaba? Ya bu seksen okkalık vücut?..
Elimi çabuk tutmalıyım. Yoksa huzur içinde okunan ezan, huzur içinde yenilen yemek, huzur içinde verilen oy...
Peki "biz" kimiz?.. İşte bu ter dökmeye değerdi... Bu bir varoluş kavgası olabilirdi. Bu birlik-beraberlik ortamında, bu huzurlu sokaklarda "biz kimiz" diye haykırmak bir huzursuzluk yaratabilirdi.