Zihnim hâlâ karımın hayaliyle meşguldü. Zihnimi bir düşünce kurcalıyordu: Hâlâ hayatta olup olmadığını bile bilmiyordum. O ana kadar çok iyi öğrendiğim tek şeyi biliyordum: Sevgi, sevi len insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevi len kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor.
Kafama bir düşünce saplandı: Yaşamımda ilk kez, onca şair tarafından dile getirilen, onca düşünür tarafından nihai bilgelik olarak ortaya konan gerçeği gördüm. Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir
Her ikimiz de karılarımızı düşünüyorduk. Zaman zaman, yıldızların solup, sabahın pembeleşen ışıklarının koyu bulutlann arkasından yayılmaya başladığı gökyüzüne bakıyordum. Ama zihnim karımın hayaline sarılmıştı; garip bir kesinlikle hayal edebiliyordum. Bana cevap verdiğini duyuyor, gülücüğünü, dürüst ve yüreklendirici bakışlarını görüyordum. Gerçek ya da değil, karımın görünüşü, yükselmeye başlayan güneşten daha parlaktı.
kimsenin ahlâki sorunlara kafa yormaya ne zamanı ne de arzusu vardı. Herkesin düşündüğü tek bir şeydi: Evinde kendisini bekle yen ailesi için yaşamak ve arkadaşlarını kurtarmak. Bu nedenle bir başka tutuklunun, bir başka “numaranın” sevkıyatta kendi yerini alması için elinden geleni yapmakta bir an bile duraksamıyordu.