Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri oldu, önce kitabın isminden başlamak istiyorum.
“Dokunmadan” neden dokunmadan?
Romanın merkezinde, Adalet’in Hülya’yı (Muhlis’i) Mahsun’a teslim etme yolculuğu yer alıyor. Kahramanımız Adalet bu yolculuk boyunca, yardım etmek ve insanların hayatına dokunmak niyeti taşıdığı pek çok kişiyle karşılaşır; fakat bu niyetlerin hiçbiri eyleme dönüşmez. Karşısına çıkan insanlara gerçekten temas etmeden, onların hayatlarına dokunmadan geçip gider.
Bunu en iyi gösteren örneklerden biri, tren sahnesidir: “İçimden yanına gitmek, elimi omzuna koyup, ‘Evet, en iyisi beklememek, bak bulutlar ne mavi’ filan demek geçti. Tabii ki yapmadım. Onun yerine, kadını bekleme salonunda bırakıp, dışarı, perondaki trene seğirttim.”
Bu cümle, Adalet’in karakterini tek başına özetler. Düşünür, hisseder, niyet eder ama yapmaz. İşte “dokunmadan” tam olarak burada anlam kazanır: temas ihtimali vardır ama gerçekleşmez.
Büyük bir “iyilik projesi” vardır.
Ama bu proje, küçük iyiliklere dönüşmez.
Yani:
Bir çocuğun kaderini değiştirmek ister ama karşılaştığı sıradan insanlara bile el uzatmaz.
Adalet, “adaleti sağlamak” için yola çıkar ama yol boyunca kimseye temas etmeyerek aslında adaletsizliği yeniden üretir.
Romanda seçilen isimler de oldukça manidardır. Saf, temiz kişi anlamına gelen Muhlis’in daha sonra Hülya adını alması; Hülya’nın, yani bir hayalin, Mahsun’a —hüzünlü olana— teslim edilmek üzere yola çıkması tesadüf değildir. Bu, saflığın hayale dönüşmesi ve o hayalin hüzünle buluşma çabası olarak okunabilir.
Kanseri yendiğini öğrenen Adalet’in bu yolculuğa çıkışı da anlamlıdır. Adalet, kendi “ilk günahını”, yani adaletin ilk bozulduğu yeri bulup düzeltmek ister. Bu yüzden kendine bir amaç edinir: hüzünlü olanı bulmak