Semerkand’ı severek okudum ama bitirdiğimde içimde tatlı bir hayranlıktan çok, ağır bir hüzün kaldı. Çünkü bu kitap bana sadece bir hikâye anlatmadı; “Bir zamanlar neydik ve neye dönüştük?” sorusunu sessizce bıraktı.
Romanda anlatılan o dönem Müslümanlığı; daha yumuşak, daha meraklı, daha insani geldi bana. İnanç; korkutmak için değil, anlamak için vardı sanki. Şiirle, ilimle, sorgulamayla yan yana durabiliyordu. Ömer Hayyam’ın düşünceleri, bugünden bakınca bile ferahlatıcıydı. İşte tam da bu yüzden okurken hayran oldum ama aynı zamanda içim burkuldu. Çünkü tarihten ders alınmadığını, aynı yanlışların tekrarlandığını görmek insanı yoruyor.
Amin Maalouf, bu değişimi bağırarak anlatmıyor; sakin, zarif ama çok etkili bir dille gösteriyor. Kimseyi suçlamıyor ama insan kendini sorgulamadan da edemiyor. Kitap bittiğinde “ne güzel bir tarih” demedim; daha çok “ne çok şey kaybetmişiz” diye düşündüm.
Semerkand, bana umut değil ama farkındalık verdi. Belki de bazı kitapların görevi iyi hissettirmek değil; insanın içini biraz sızlatıp düşündürmektir. Bu anlamda, güzel ama insanın canını acıtan bir okuma oldu benim için.