Kimsenin yağmuru seyretmediği bir dünyada, yıldızları sevmenin yalnızlığı ile her gün biraz daha geri çekildim.
Üstüme örttüğüm yorgan, yüreğimdeki serçenin küçücük ürkek kanatlarıydı..
Susmak ve konuşmak yerini bulduğunda ortaya çıkar melodi. Piyanonun tuşları yanyana durdukları halde susmayı bildiklerinden dinletiyorlar kendilerini. Söylenen her söz binamıza yeni bir tuğla ekler. Bu yüzden ağızdan kaçmamalı kelimeler. Onlar bizim mahkûmlarımızdır, izin verdiğimizde çıkmalılar dışarıya. Publis Syrus ne kadar haklı: Konuştuğuma çok kere pişman oldum. Fakat sustuğuma asla!
Sevgili dost,
Sana ne yazacağım ki ellerim titremeye başladı. "Ne güzel" diyecektim oysa, bir dostla yanında değilken konuşmak.
Ne güzel diyecektim, mektup mu; yazarak susmak.
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?