Henüz üç beş yıllık olsa da yıllar, Zeliş ile Mehmet’in arasından bir ırmak gibi akıp geçmişti. Bu ırmak birlikte geçirdikleri yıllar kadar kısa değildi, üstelik oldukça genişti. Irmağın bir kenarında Zeliş diğer tarafında Mehmet kalmıştı. Aralarındaki mesafe çok uzaktı. Bir zamanların o kırmızı duvaklı genç kızı, şimdi, sabahları çorap eşleyen, akşamları çorba karıştıran bir anneydi. Mehmet ise işten artakalan zamanlarını kıraathaneye bırakmış, çocuklarının büyüyüşünü uzaktan seyreden, evdeki sessizliğe kulaklarını tıkayan bir koca, bir baba olmuştu.
Bitirim Rüstem, yıllar geçse de aynı neşesiyle köy kahvesinin değişmeyen figürüydü. Mehmet’i de yanına çekerken ona “Gel, azıcık nefes alırsın oğlum.” demişti zamanında. Başta haftada bir, iki... Sonra her gün... Derken akşam yemeklerini kaçırmalar, sabahları geç uyanmalar başladı. Mehmet her sabah evden çıkarken Zeliş’in gözüne bakmamaya çalışıyordu zira orada bir sitem olduğunu biliyordu. Belki de kendi utancını Zeliş’in gözünde görmekten korkuyordu (s. 143, Oraz / Türk'ün Kıraathaneyle İmtihanı).