Göz, aynı noktaya uzun süre bakınca yorulur, görme yetisi bulanıklaşır. Beyin de öyle… Sürekli aynı ortamda kalmak, aynı yüzlere bakmak, aynı rutinde yaşamak zihni köreltir. Hareketsiz beden gibi, hareketsiz zihin de hantallaşır.
Kitabı okuduktan sonra bu düşünce kafamda yer etti. Çünkü kitap sadece bir satranç oyunu değil, insan zihninin en savunmasız ve en güçlü olduğu noktaları gösteriyor. Nazi baskısından kaçan Dr. B.’nin, bir otel odasında tecrit edilmiş halde aklını yitirmemek için satranç oynamaya başlaması… derken oyunun bir saplantıya dönüşmesi… Okurken sarsılıyorsun.
Ve işin ilginci, benzer bir temayı izlediğim bir dizide de hissetmiştim: The Queen’s Gambit. Diziyle kitap birbirine çok benziyor aslında. İkisi de satrancı anlatıyor ama mesele tahtadaki taşlardan çok daha fazlası.
Her iki eserde de satranç bir “oyun” değil, bir sığınak. Yalnızlıktan, travmadan, toplumsal baskılardan kaçış yolu. Ama aynı zamanda bir kafes. Düşüncenin seni hem yukarı çıkaran merdiven, hem de aşağı çeken ip olabileceğini gösteriyor.
The Queen’s Gambit’te Beth, küçük yaşta yaşadığı travmalarla baş etmek için satranca sarılıyor. Tıpkı Satranç’taki Dr. B. gibi, o da zamanla zihinsel bir labirentte dolanıyor. Kazanmak bir tür hayatta kalma haline dönüşüyor. Ama bu yolun sonunda gerçekten huzur var mı, orası meçhul.
Her iki hikâye de insanın kendi zihniyle olan sessiz savaşını anlatıyor. Kitap da dizi de, bizi kendi içimize dönmeye zorluyor. Belki de asıl soru şu: “Kaçtığımız şeylerden kurtulmak için sığındıklarımız, sonunda bize zarar verir mi?”
Okuyunca daha net anlarsınız ne demek istediğimi.