Aklın garip halleri vardır. Elindeki mükemmel vası-talar olmazsa insana büyük hatalar işlettirir. Akıl, hükmündeki isabeti temin için pek çok şeylere muhtaçtır. Başlangıç ve son (Mebde' ve maad) la ilgili mühim meselelerde akıllarını iyi kullanamayanlar, hakikata kolay kolay ulaşamazlar. Büyük büyük zararlara uğrarlar. Fakat gariptir, herkes her şeyde aczini itiraf eder, dinî mesele-ler gibi yüksek konularda asla aczini itiraf etmez, allâme-i cihan kesilir. Meselâ birisine bir şarkı söyle, dersiniz. Mú-sıki ile meşgul olmadığını söyler. Şu saatımı tamir ediver, dersiniz. Saatçı değilim, demekten çekinmez. Sonra Allah var mı, yok mu? diye sorsanız, olur olmaz bir sürü şey söyler. İnsanı sorduğuna soracağına pişman eder. Din hu-susunda cesur ve cür'etli olanlar işte hep bu kabildendir. Alemde bedihî gibi görünen pak çok şeyler vardır ki inançlara taban tabana zıttır. İnsan sırf aklının, sırf his-sinin gerektirdiği şeylere mağlup olursa bu gibi şeyleri tereddytsüz kabul eder. İnsaf edelim, astronomi kitapla-rında okumamış olsaydık, bugün bedâhet derecesinde bir sabit hakikat olan arzın hareketini mi, yoksa güneşin ha-reketini mi kabul ederdik? Hiç şüphe yok ki güneşin ha-reketini kabul ederdik. Çünkü ilk bakışta zihnimize şu fi-kir gelirdi: Adam sende görən göz şahit ister mi? İşte pekālā görüyoruz ki hareket eden güneştir. Bunda düşü-necek, tereddüt edecek ne var? Arzın hareketi kabul olu-nabilir mi? O koca kütle, dağlarıyla, dənizleriyle bir kere yerinden oynayıp bulunduğumuz noktanın aksi yönünde-ki noktaya yönelmiş olursa, üzerinde ne var ne yok, tepe taklak olur gider. İşte size aklın apaçık (Bedâheten) sa. bitliğine hükmettiği bir yalancı hakikat! Fakat biz yalancı bir hakikat olduğunu, «Galile» (1) ile Newtan dan işittikten, aşağı yukarı sözlerinin uza-ya nisbetle