Yaşamınızdaki sayılı günlerden bir tekini silin… Yazgınızın yönü kim bilir nasıl değişik olurdu! Bunu okurken bir dakika durun, sizi çekip götüren zinciri düşünün; ister demirden olsun ister altından, ister çiçeklerden ister dikenlerden örülü olsun… O unutulmaz günlerin birinde ilk halkası yaratılmasaydı, bu zincir belki de size, yaşantınızda hiç dolanmayacaktı!
Kitabı bitirip bitirmediğimden bile emin değilim. Okurken aklımdan kurduğum her bir “acaba”lı cümle hala aklımda varlığını sürdürmekte. Bir gün cümlelerdeki bu soru zarfı olur da bağlaç durumuna geçiş yaparsa belki de gerçekten kitabı bitirdim diyebilirim. Tabi kitapların biten şeyler olmadığını sadece sayfaların yetersiz kaldığını da söyleyebiliriz. Bu durumda asla bitirdim diyemem sanırım, bilemiyorum. İyisi mi biz bu kadar düşünmeyelim bu konu hakkında. Sonra kayboluruz düşünecelerimiz arasında. Kitabı okurken Güvercin’in, Cıngıl Nuri’nin, berber dükkanını olmayan sokakların ya da mükemmel bir renk geçişi gibi birinci şahıstan üçüncü şahısa geçen hayranlık bırakıcı cümlelerin arasında yeterince kayboluyoruz zaten.
Kendime sorduğum “acaba”lı cümlelerin biri de karın neden yağdığıydı. Soğuk havalarda yerden yükselen su buharının normalden soğuk bir tabakayla karşılaşması sonucu yağarmış. Kim bilir belki de Güvercinin duyamadığımız gözyaşlarının ahırdaki soğukla birleşmesi yüzünden yağmıştı kar o kış köye.
Karın ne zaman yağacağı belli olmuyor tabi, güvenemiyoruz kimselere. “Cennet”’in oğlu bile Hortlağa dönüyorken o kış yağan kar üşütmekten çok cehennemdeymiş hissi veriyor insana. Sonra anlıyoruz ki en çok muhtar hissetmiş bu durumu...
Sanıyorum ki bitmedi kitap. Kırk iki günde de bitmedi. Belki de bağlaca dönüşen soru zarflarını bulmam için reşit olmam gerek. Hayır, muhtemelen o da yetmez en azından yolun yarısına gelmeliyim! Ya da onlarca kez tekrar kaybolmalıyım aynı cümlelerin arasında. Taa ki o berber dükkanını bulana dek...