Okuduklarımdan seçtiklerimin Arşividir bu Hesap...
İnternette bilgi çöplüğünde kaybolma; aç bir kitap....
Dünyada en güzel mekân, bir atın sırtıdır. En hayırlı dost da şu zamanda kitaptır...
Bu esnada bir ok Gazi Ali Bey'in gözüne isabet etti. Ali Bey gözüne isabet eden okun şiddetiyle sendelese de düşmedi. Oluk oluk akan kana ve dayanılmaz acıya rağmen eliyle gözündeki oku çıkardı. Bir bez parçası ile gözüne sargı yaparken uğradığı felaketten dolayı genç bir gazinin telaşlandığını sağ kalan gözüyle gördü.
Genç gaziye dönüp "Bre yiğidim, bre gazim ne oldu sana, bu endişen niye? Bir başa bir göz yeter. İki gözü olup da arkaya bakmaktansa bir gözle bir yüreği olup ileriye bakmak daha hayırlıdır. Şu, ok isabet eden gözüm vazifesini yaptı. Şimdi sıra şu kaleyi fethedip Hz. Allah'ın rızasını kazanma vaktidir. O rızaya kavuşunca tek göz de yeter, tek el de... Haydi bre yiğidim şu kafirleri haklayalım. Allah için, din için, devlet için. Duracak vaktimiz, üzülecek nesnemiz yok. "Allah Allah!" deyip şu müjdeyi Osman Bey'e verelim. Bizim vazifemiz kaybettiklerimize üzülmek değil; verilen emri, biz eksik olsak da eksiksiz yerine getirmektir." dedi.
Sonra bir eliyle yaralı gözünü tuttu, diğer eliyle kılıcını kuşandı, "Allah, Allah!" deyip cenk meydanına atıldı. Endişeye düşen genç gazi, Ali Bey'in ardından şehadet şerbetini içmek ve verilen emri yerine getirmek için iman dolu yüreğinde kaynayan heyecanla cenge tutuştu...
Akşamın kızıllığı yere çökerken şiddetli vuruşmanın ardından kale düşmüştü. Kale teslim alındıktan sonra cenk meydanını gezen Gazi Ali Bey, şehadete eren genç gazinin başında tek gözüyle ileriye bakıyordu. Çağlar boyu sürecek şanlı bir destanın ilk satırlarını kanlarıyla yazmışlardı. Gazi Ali Bey, bir gözünü bir de gözü gibi sevdiği genç gazisini feda etmişti ama Osman Bey'in emrini yerde bırakmamıştı.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İbn-i Battûta Seyahatnâmesi’nde Anadolu
Orta Çağ’ın en meşhur seyyahı olarak kabul edilir İbn-i Battûta (1304-1369). Birçok ülkede kadılık yapmış, çeşitli diplomatik görevlerde bulunmuş, dervişmeşrep bir seyyahtır. Seyahatnamesinde Anadolu’dan şöyle bahseder:
“Türk ülkelerinden biri olan ve eskiden Romalılara ait olduğu için Bilâd-ı Rûm adıyla anılan ülkeye doğru yola çıktık... Bilâd-ı Rûm denilen bu ülke dünyanın en güzel memleketidir. Allahü Teâlâ, güzelliklerini öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı yaşar ve nefis yemekler pişirilir. Allah’ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır ki, bundan ötürü ‘Bolluk, bereket Şam’da; şefkat ise Rum (Anadolu)’dadır.’ denilmiştir ve bu sözle, anılan ülke ahalisi kastedilmiştir.
Bu memlekete geldiğimiz andan itibaren çevredeki komşularımız alâkadar oldular. Burada insanlar tekrar yola çıkacağımız zaman akraba ya da hane halkındanmışçasına bizimle vedalaşır, bu ayrılıktan dolayı üzüntülerini belirtirlerdi.
Ülke halkı bütünüyle İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe (rahimehullah) mezhebinde Hanefî olup Ehl-i Sünnet’tir. Aralarında ne Kaderci ne Rafizî ne Mutezile’den ne Harîcî ne de Bid‘at ehli bulunmaktadır. Allahü Teâlâ Hazretleri, onları bu faziletleri ile üstün kılmıştır…”
Fatih Sultan Mehmed Han’ın Bir Vakfiyesi
“Ben ki İstanbul Fâtihi Abd-i âciz Fâtih Sultan Mehmed, bizâtihî alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde kâin ve malûmu’l-hûdud olan 136 bab dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakf-ı sahîh eylerim. Şöyle ki:
Bu gayr-i menkulâtımdan elde olunacak nemâlarla, İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyîn eyledim. Bunlar ki ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezsinler. Bu sokaklara tükürenlerin tükrükleri üzerine bu tozu döksünler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar. Ayrıca 10 cerrah, 10 tabîb ve 3 de yara sarıcı tayin ettim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıksınlar, istisnasız her kapıyı vursunlar ve o evde hasta olup olmadığını sorsunlar, var ise şifası orada mümkün ise şifâyâb edilsin. Değil ise kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Dârülaceze’ye kaldırarak orada salah buldurulsun.
Ayrıca külliyemde bina ve inşa eylediğim imarethanede şehit ve şühedanın aileleri ve İstanbul fukarası yemek yesinler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizatihî kendileri gelemeyenlerin yemekleri, günün loş ve karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürülsün.”