Okuduklarımdan seçtiklerimin Arşividir bu Hesap...
İnternette bilgi çöplüğünde kaybolma; aç bir kitap....
Dünyada en güzel mekân, bir atın sırtıdır. En hayırlı dost da şu zamanda kitaptır...
İlk Adımı Sen At, Sonrası Gelir
Taşlıcalı Yahyâ, “Kitâbı şol ki okur dikkat eyler/Kitâbın sâhibiyle sohbet eyler,” diyerek kitap okumanın ruhunu tek cümlede özetler âdeta. Kitap okurken öyle bir dikkatle dalmalısın ki, sanki yazar karşında oturmuş da seninle sakin bir sohbete başlamış. Her satırda onun sesini duyarsın, her cümlede “Aslında bana ne söylemek istiyor?” diye düşünürsün.
Demek ki kitap okumak, mekanik bir hareket değildir, sayfaları çevirmekten çok daha fazlasıdır. Yazarın zihin dünyasında ağır ağır yürümektir.
Peki biz gerçekten böyle mi okuyoruz?
Kitabın içinden geçmek yerine yalnızca yüzeyinde mi dolaşıyoruz?
Halbuki bir kitap, sen onunla konuşmayı arzuladığında sana karşılık verir. Yol gösterebilir, büyütebilir. Bir cümleyle cesaret bulursun. Bir düşünce zihninde yepyeni pencereler açar. Bazen tek bir cümle bile insanın hayatına yön çizebilir.
Bu yüzden okumak sadece bir “alışkanlık” meselesi sayılmaz, insanın kendine yaptığı en güzel yatırımlardan biridir. Bak, meselâ şu anda bu satırları okuyorsun ve bunları yazan kişi sanki yanı başındaymış gibi sana bir şeyler anlatıyor. Belki de hayatını güzelleştirecek şeyler fısıldıyor. Bilirsin, iletişimde konuşmak kadar muhatabın dinlemesi de önem taşır. Hatta daha önemlidir. Ancak o zaman söz yerini bulur; kulakta kalmaz, sadra iner, şifa olur.
Öyleyse kulak vermelisin bu sözlere. Yazan nasıl emek veriyorsa, sen de aynı özeni göstermelisin ve ilk adımı sen atmalısın ki sohbet anlam kazansın. Aksi hâlde kitap konuşsun diye beklersin de beklersin.
Ben Diyeyim, Sen Anla
Bir yılan, kuru dikenlerin üzerinde kıvrılıp uyuklarken ansızın bir sel bastırmış. Su yükseldikçe diken yığınıyla birlikte yılanı da alıp sürüklemeye başlamış. O sırada oradan geçen bir tilki manzarayı görünce alaylı bir gülümsemeyle şöyle demiş:
“Eee, ne diyelim! Böyle gemiye, böyle kaptan yakışır!”
Ee, tilki zeki hayvan tabii, söylediği laf boş değil. Çünkü diken yığınından bozma bir salın başında elbette huysuz, ısırgan, problem çıkarmaya yatkın tabiatlı biri bulunur. Aynı bunun gibi, insanlar birbirlerine diken gibi batıyorsa, sürekli huzursuzluk saçıyorsa, hatta bilerek zarar veriyorsa başlarında bulunan, onları yönetenlerin de kendilerine benzemesi şaşılacak bir şey değildir. Sonuçta her kapak, kendi tenceresini bulup başına oturur. Tencere ters dönmedikçe yani toplum kendi huyunu, tavrını düzeltmedikçe kapağın yerinden oynaması da pek mümkün değildir.
Sevgili ve Kıymetli Burnumuz
Burnumuzu vücudumuzun başka bir yerine koymamız istenseydi, bugün bulunduğu konumdan daha elverişli bir yer bulabilir miydik? Düşünelim bi’. Mesela çenenin altında ya da göğsün tam ortasında bir burun… Daha mı iyi olurdu? Elbette hayır.
Burnumuz, soluk alışverişinde görev aldığı gibi çevredeki kokuları algılamamızı sağlayan bir duyu organıdır aynı zamanda. Kıkırdak ve kemikten oluşan bu yapı, alt kısımda iki burun deliğiyle dışa açılır. İç yüzeyi, soluduğumuz havadaki tozları yakalayan sümüksü bir tabakayla kaplıdır. Ayrıca burun deliklerinin girişindeki ince kıllar da havayı süzerek büyük parçacıkları tutar.
Sümüksü tabakanın hemen altında kan damarları ve koku alma sinirleri bulunur. Bu sinirlerin büyük kısmı burnun tavan bölümünde yer alır. Koku alma süreci şöyle işler: Havadaki koku zerrecikleri burun içindeki nemli tabakaya çarpar ve onunla birleşir. Bunun sonucunda kimyasal bir etkileşim ortaya çıkar. Bu etkileşim sinir uçlarını uyarır ve beyne sinyal gönderilir. Böylece biz de kokuyu fark ederiz.
Şimdi bi’ daha düşünelim. Bu işlemi kendi imkânlarımızla yapmak isteseydik, muhtemelen devasa bir laboratuvara ihtiyaç duyardık! Değil mi?
Eve girer girmez hangi yemeğin piştiğini anlamamız, bir çiçek bahçesinden geçerken mis gibi kokuları içimize çekebilmemiz tamamen burnumuz sayesindedir.
Peki, böylesine kusursuz çalışan bu organı kime borçluyuz? Kim onu ince ince hesaplayıp, milim şaşmadan yüzümüzün en doğru yerine yerleştirdi. Son bi’ kez durup düşünelim. Ve cevabı vermeden gözümüzü kaçırmayalım.
KEYFİYET
Arapça menşeili bir kelimedir. Kökü “keyf”, yani “nasıl” demektir.
“-iyyet” eki ise hâl, durum, nitelik anlamı katar. Yani “keyfiyet” kelimesi, hangi nitelikte olduğu, nasıl bir özellik taşıdığı anlamına dayanır.
Osmanlı’da “keyfiyet”, “kemiyet”le birlikte sık kullanılan bir çiftti:
• Keyfiyet: kalite, nitelik
• Kemiyet: miktar, nicelik
Bir şeyi anlatırken önce mahiyetine (keyfiyetine), sonra sayısına (kemiyetine) bakılırdı.
MİSAL
Keyfiyet, kemiyet, birlik beraberlik ve ahenkle olur.