Belki kuşlar çok derin, eski bir içgüdüyle buraya, o zaman kesilmiş olacak olan şu ulu çınarın üstüne uğrayacaklar, bir an duraklayıp bir şeyler arayacak, bir şeyleri anımsamaya çalışacak, beton yığını evlerin üstünde küme küme dolaşacak, konacak bir yer bulamayıp bir uzak keder gibi başlarını alıp çekip gidecekler.
Kazağın üstümde! Daha soğumadı buralar. Hoşuma gidiyor gene, ısılı tutuyorsun beni. Bu toprak, peygamber toprağı. Kolay soğumaz. Bizler de öyle kolay ısınmalara, “çat” diye soğuyup donmalara teşne değiliz. Nerenden vurayım seni? Bu zulum neye kuluna? Üşüyorsa, burnunu, kulağını öpeyim.
Şimdi burada güzel bir şafak. Gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. Sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum… Seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. Ve sen geçersin içimden. Bitmek bilmezsin