Selim ve Leyla’nın Hikâyesi, yalnızca iki insanın değil; bir düşüncenin, bir ailenin ve bastırılmış umutların hikâyesidir. Selim’in kaleminden dökülen yazılar, bir ideolojiye değil aslında özgürlüğe aittir. Ama bu ülkede kelimeler hâlâ tehlikelidir. Düşünmek, sorgulamak ve yazmak; cezaya, yalnızlığa ve susturulmaya dönüşür.
Selim, düşüncelerinden ötürü defalarca yargılanır, cezalar alır. Her ceza sadece onu değil, Leyla’yı ve kurmaya çalıştıkları aileyi de biraz daha ezer. Bir evin içine sessiz korkular yerleşir; yarım kalan hayaller, ertelenen gelecekler… Bu hikâye, zaman geçse de bazı şeylerin değişmediğini yüzümüze acı bir gerçek gibi çarpar. Yıllar geçer, isimler değişir, iktidarlar gelir gider; ama düşünceye tahammülsüzlük aynı kalır.
Acı, bu hikâyede sessizdir ama derindir. Bir çocuğun babasız büyüme ihtimali, bir kadının omzuna yüklenen görünmez yük, bir adamın kelimelerinden vazgeçemeyişi… Hepsi bir arada insanın içini sızlatır.
Ve sonunda yurtdışı… Bir kaçış değil, bir nefes alma. Huzurun, güvenliğin ve en önemlisi özgürlüğün kıymeti ilk kez bu kadar net hissedilir. İnsan, düşüncelerini saklamadan yaşayabildiğinde insan olduğunu anlar. Bu hikâye bize şunu fısıldar:
Özgürlüğün her türlüsü paha biçilemezdir.
Bu ülkede yıllar değişir, birileri gelir birileri gider; ama bazı acılar aynı kalır.
İyi okumalar.