Nasıl bir zamanlar bulunduğu ortamlar nedeniyle kendisinin engellendiğini berrak biçimde gördüyse, şimdi de Ruth’un benzer engellerle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordu. Kendini geliştirme şansı verilmemişti ona. Babasının kütüphanesindeki kitaplar, duvardaki resimler, piyano ve müzik; bunların hepsi gösterişli bir teşhirdi, o kadar. Gerçek edebiyata, gerçek resme, gerçek müziğe bakılırsa Morse’lar ve onlar gibileri ölmüştü. Yoğun ve umarsız biçimde cahil oldukları çok daha büyük bir şey vardı: hayat.
Üniteryen eğilimleri ve muhafazakâr açık fikirlilik maskeleri içinde yorumlayıcı bilimin iki nesil gerisindeydiler, zihinsel süreçleri ortaçağa özgüydü. Varoluş ve evren konusundaki nihai bilgiler üzerine düşüncelerinde hem en toy ırk kadar ham hem de mağara adamı kadar eski, hatta daha da bayatlamış olan metafizik yöntemi sezmek; buzul çağının ilk maymun adamının karanlıktan korkmasını sağlayan, asabi çöl İbranisine Âdem’in kaburgasından Havva’yı yarattıran, ideal evren sistemini kurmak isteyen Descartes’in kendi zayıf egosuna dair öngörülerden yola çıkmasına yol açan ve evrimle dalga geçerek o an bol alkış almakla birlikte ismini tarihin sayfalarına körü bir şöhretle yazdıran ünlü İngiliz ruhbanını gayrete getiren o zihniyeti görmek, Martin’i şaşırtmıştı.
Martin böyle düşünüyordu ve sonunda yeni tanıştığı bu avukatlar, subaylar, işadamları ve bankacılarla, işçi sınıfının üyeleri arasındaki ayrımı, yedikleri yemeklerdeki, giydikleri giysilerdeki ve oturdukları mahallelerdeki farklılıklardan başka bir şey olmadığı kafasına dank edene kadar düşündü. Kendinde ve kitaplarda bulduğu şey, o fazlalık, hiçbirinde yoktu. Morse’lar sosyal konumlarının elde edebileceği en iyi şeyleri sergilemişler, ama Martin bunlardan etkilenmemişti. Yoksuldu ve rehincinin kölesiydi, ama