Bütün bunlardan toplumsal kazanımlar da etkilenmişti. İnsanların çok güzel giysiler içinde, görkemli barınaklarda yaşadıklarını gördüm, hiçbir işle uğraşmak zorunda kalmadıklarını fark ettim. Mücadelenin en küçük bir izi yoktu, ne toplumsal ne de ekonomik mücadelenin. Mağazalar, reklamlar, trafik, yaşamımızın çok büyük bir bölümünü kaplayan bütün o ticaret ortadan kalkmıştı. O görkemli akşamda, insanın toplumsal bir cennetle karşı karşıya olduğunu sanması kadar doğal bir şey olamazdı. Gördüğüm kadarıyla, nüfus artışı son bulduğu için bunun getirdiği sorunlar da çözülmüştü.
Ama koşullardaki bu değişimle birlikte ister istemez o değişime uyarlanma sorunu da ortaya çıkar. Biyoloji bilimi baştan aşağı bir yanılgı değilse eğer, insan zekâsı ve gücünü sağlayan nedir? Zorluklar ve özgürlük: Etkin, güçlü ve zeki olanların ayakta kaldığı, zayıfların ise duvara tosladığı koşullar; yetenekli insanların sadık birleşmelerini, kendini gemlemeyi, sabrı ve kararlılığı el üstünde tutan koşullar. Ve aile kurumu ve orada boy atan duygular, amansız kıskançlık, çocuklara gösterilen sevecenlik, anababaların özverisi, bütün bunlar gerekçelerini gençlerin her an karşılaşabileceğinden korkulan tehlikelerde buldular ve onlardan destek aldılar. İyi de, nerede kaldı bu tehlikeler? Karı-koca arasındaki kıskançlığa, zorlu anneliğe, her türlü çileye karşı büyüyen ve daha da büyüyecek olan bir duyarlılık var; bunlar artık gereksiz şeyler, bizi tedirgin ve yabanıl varlıklar kılan, seçkin ve güzel bir yaşamla uyuşmayan şeyler.
Aklımdan bu insanların narin bedenleri, zekâ yoksunlukları ve o bir sürü kocaman yıkıntı geçtiğinde, Doğa’nın tam anlamıyla fethedildiğine olan inancım güçlendi.