Wyman başını salladı. “Sana budalaca gelir ama, Red, şunu söyleyim ki, Clair ile tanıştıktan sonra bambaşka bir insan oldum. Her zaman, görüşüp ondan ayrıldıktan sonra yalnız başıma yürürken, neden bilmiyorum, günün birinde büyük adam olacağım gibi geliyordu. Hiç kuşkum yoktu bu konuda.”
Bir an durdu, söylediği sözlere dalmıştı.
Red buna ne karşılık vermek gerektiğini düşünüyordu. “Ama birçok insan duyar bunu,” dedi.
“Bizimki ötekiler gibi değildi, Red. Gerçekten hiç görülmemiş bir şeydi.”
FED’in içi burkuldu. “Bilmiyorum,” diye mırıldandı. “İnsanların çoğu duyar bunu. Sonra, kimbilir nedense kavga ederler, birbirlerine bozulurlar.”
Japonlar yüreklerinin çok derinliklerinde ve güncelerinin kişisel havasında, birer filozof, birer küskün filozof oluyorlar, neyin kendilerini sürüklediği konusunda hiçbir şey bilmiyorlardı.
Ha, evet, şimdi anlıyorum, diye düşündü Wakara, neden Japonya’da bulunmuş olan Amerikalıların Japonlardan nefret ettiklerini. Savaştan önce Japonlar pek yumuşak, çok ilginç insanlardı; Amerikalılar, Japonları av köpekleri gibi nazlı alıştırmışlardı; kendi köpeği insanı ısırdığı zaman nasıl kızarsa şimdi onlar da öyle kızıyorlardı.
Bu güzelliğin arkası çoraktı, yaşamlarında çalışmaktan ve özveriden başka bir şey yoktu. Japonlar soyut bir halktı, soyut sanat anlayışını onlar geliştirmişlerdi; soyut düşünürler ve soyut konuşurlardı; hiçbir şey konuşmamak için törenler düzenlerler, dünyada herhangi bir halktan daha çok büyüklerinden korkarlardı.