Kalbi var kitaplann, onları bir kerhane sermayesi gibi haşin parmaklarınla mıncıkladın mı senin oldular sanıyorsun. Gaflet. Senin olan, sadece on dakikalık tenleri. Konuşmaz seninle kitap, o bir basamak değildir, sırtına basıp ikbale tırmanamazsın Tırmanmaya tırmanırsın ama, Kapitol’den Tar-pea’ya fırlatılmak için. Kahrını çekeceksin kitabın, hizmetinde bulunacaksın. Senelerce, senelerce hiçbir şey beklemeden diz çöküp emirlerini dinleyeceksin...
Adam vardır, Aristo’yu Atina kerhanelerinin adresini sormak için, köşebaşıda bekler.
Adam vardır, kenef süpürtür Venüs’e. Ve kitabı, ağzına kadaf ruhla dolu kutsal bir emanet olarak değil, maddi refahına hizmet edecek bir hüddam olarak görür.
Cemil Meriç de Voltaire gibi, “fildişi kulede süslü mısralar avlayan yarı mistik bir sanat züppesi değil, kulağını sınıfının nabzına dayayan bir kavga adamı olmak” istemektedir.
Düşünceleri darmadağındır. Kitapların içine saçtığı aydınlık sayesinde etrafındaki karanlık geceden biraz daha az
etkilenmektedir.
Ne var ki hiçbir intibak kabiliyeti yoktur. O zaman neden yaşayacak? Ölmek istediğini söylemektedir,
“dekorsuz” ve “poz almadan”, “batan bir güneş gibi değil, kaderin bileklerime taktığı prangalardan kurtulmak için”.
Yine de ölmek istememektedir gerçekte. Gelecekteki, belki de şimdiki meçhul bir dost’a seslenmeye yani yazmaya
ihtiyacı vardır. Yazarsa onun da hürriyeti olacaktır, yaşadığını ve yaşamaya layık olduğunu hissedebilecektir, “bu
satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile”. Yazdıkları bir davettir, “sevgi daveti. isterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın, isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda...
Kelimeler buseleş-sin ve güvercinler gibi, kuğular gibi uçsun sana...” (Jurnal, 1955